8 Aralık 2010 Çarşamba

"Büşra" ya da Başörtünün Cihangircesi


 Son günlerde başıma gelen- yahut benim ancak bu günlerde fark edebildiğim- bir şey var ki beni dehşete düşürüyor. Rastgele bir kitap okuyorum, rastgele bir film izliyorum ve bunlar, "rastgeleliği" yalanlarcasına birbirini besliyor. Yani, mesela son okuduğum kitap "para" üstüne; bilmeden seçip izlediğim film de bu konuyu ele alıyor, sonrasında okuduğum kitap da... Ve böyle...


  Gösterime girdiği gün izlemeyi çok istediğimi söylediğim "Büşra" ve yine okumayı hep geciktirdiğim "Şair Öldü" de bu dehşetin bir parçası oldular. Çünkü ikisi de, "başörtüsü" konusunu ele alıyorlardı ve bakış açıları neredeyse aynıydı. Bu yazıda "Büşra"dan bahsedeceğim, bir dahaki yazıda da "Şair Öldü"den bahis açalım.

  Büşra, fazlasıyla karikatürleştirilmiş bir figür. Büşra'nın zaten Bahadır Boysal tarafından çizilen bir karikatür öğesi olduğunu unutmuyorum tabii bunu söylerken. Filmdeki tüm karakterlerin karikatürmüş gibi yansıtılması belki de, çizimin özüne sadık kalmak adına bilinçli bir tercihtir. Ve eğer böyleyse, şu an karakterlerin ne derece "inandırıcılıktan uzak" olduklarını tartışmamamız daha yerinde olur. Ama değilse, amaç gerçekten türbanlı bir kızın yaşadıklarına değinmek, sorunlarını tespit etmek ve hatta bunlara çözüm bulmaksa, filmin çoktan sınıfta kaldığını söylemeliyim.

  Birbirinden tamamen farklı iki insanın aşkını anlatmak, tarihten bu yana büyük bir aşkı tasvir etmenin tek yolu oldu. Çünkü aşk imkânsızlığa yaklaştığı ölçüde efsaneleşir. Şeyh San'an gibi bir dervişin sevdiği uğruna Hıristiyan olması, şiirimizde aşkı için zünnar giymeyi göze alan çılgın âşıkların bulunması şüphesiz ki aşkın büyüklüğünü ve engele düşman olduğunu anlatabilmek içindir. Uğruna Troya Savaşı başlatılan Helene'nin Paris'le birlikte olması ve sonra Leyla ile Mecnun ve diğer tüm efsanevi aşklar, köle ile sultanın aşkını simgeleyen, kutsal kitapta bile anlatılan Yusuf ile Züleyha'nın hikâyesi... Hepsi, aşkın dizginsizliğinin kanıtıdır. Anlatmak istediğini kolay yoldan verebilmek için türbanlı bir kızla, onun tersi sayılabilecek bir adamın aşkını anlatmak, bizi baştan bu aşkın büyük olduğuna inandıracaktır bu sebeple.

  Filmdeyse şöyle bir sorunla karşılaşıyoruz: Büşra ve onun tersi olarak sunulmuş bir tez olan Yazar Yaman Göktuğ aslında filmin amaçladığı kadar "zıt" değiller. Büşra aslen Ferit'e ve temsil ettiği düşünülen çevreye daha uzak. Bu da bu aşkı o kadar "olmaz" durumdan çıkarıyor. Ve, bu fikirdeki Büşra ile kendi çevresinden bir adamın "olmaz", "sıkıntılı" aşkını anlatmak bu sebeple daha ilginç olabilirdi. Gerçi bu filmde birbirinden hayat tarzı olarak farklı bir kişi bile bulmak mümkün değil. Tinercilerle yazar bilgi birikimi olarak aynı seviyede; Büşra, başörtüsünü sadece simgesel olarak kullanmayı seçmiş bir karakterken Ferit'in ondan tek ayrılan yönü, içki içmesi. Büşra'nın karikatürleştirilmiş bir karakter olduğunu söylerken tam da bunu kastediyordum: Büşra'nın başörtüyle ilişkisi sığ, derinleşmiyor. Söylemlerinden anladığımız, o başörtüyü isteyerek taktığı; çünkü bize çizilen eğitimli ve bilinçli bir kız portresi. Öte yandan, kimi sahneler bizi Büşra'nın o başörtüyü zorla taktığına dair ipuçları da veriyor. Film, bu açıdan Büşra'yı nereye konumlandıracağını bilememiş görünüyor.

   Kısa zamanda, sadece bir film vaktinde tüm mesajları vermek istediği için, Büşra'nın en yakın arkadaşı sarı saçlı ve mini etek giyen bir kız, babası ve annesi ona söz hakkı tanımayan iki insan ve filmde baştan sona "başörtüsü" konuşuluyor. Oysa, günlük hayatta başörtülü ile başörtüsüz insanın ayrımı bu kadar belirgin değildir. Nesildaşsanız, başörtülü arkadaşınız "selamınaleyküm" derken siz "Memnun oldum" demezsiniz. Çünkü bizde, "Selamınaleyküm" artık dinsel bir söz olmaktan çıkıp günlük bir dil olmuştur. Öte yandan, muhafazakâr bir aile imajı (kıza evlendirirken bile fikrini sormayan bir anne baba) çizerken öteki taraftan Büşra oldukça da özgürdür. Gece kafasına estiği saatlerde eve gelir, istediği zaman çıkar (Babasının haberi yoksa da, babasından hiç de farklı fikirlere sahip olmayan anne tüm bunlara göz yummaktadır). Muhafazakâr anne, Büşra'nın sözlüsüyle Yaman'ı dövüşürken gördüğünde bile "Kim bu adam?" diye sormaz. Bu da aklıma, "Anne bana fazlasıyla özgürlükçü; filmde onlara biraz yüklenmişler mi?" sorusunu getiriyor.

  Filmde, isyan, sorunlar, entrikalar bulunmasına rağmen bunların hiçbiri derinleşmiyor, muğlak bırakılıyor. Açık elbiselere bakıp iç geçiren Büşra'nın durumu es geçiliyor. Ferit böylesine çelişkili ve bu yüzden tehlikeli bir tipken tek yaptığı rakı içerken "Neden seni seçti" demekten ibaret oluyor. Sonra, gönül illa ki, başta arkadaşlarına hava atan Ferit'in düştüğü durumdan ötürü arkadaşlarıyla karşılaşmasını istiyor. Büşra, evlilikle ilgili "tamam" demedi diye sofrada yemeğini o kabul edene kadar bekleten, kızı gelinlik fotoğraflarına bakarken Azrail gibi kapıya dikilmiş, gözleriyle baskı yapan babanın, Büşra istenmeye gelindiği günkü isyanında ne gibi tepkiler verdiğini de bilmek istiyor. İşte o zaman hikâye derinleşebilir: "Çocuklar anne babalarına değil, zamanlarına benzerler." sözü yerine oturmuş olurdu. "Başkasını seviyorum" diyen kıza bunu hiç sormamış olan anne baba, sırf başörtülü modern kız imajı çizmek için eline gitar tutuşturulmuş Büşra gerçek birer karikatür olmaktan çıkıp hayata, içimize karışırdı.

  Televizyon programı, arada karşımız çıkan tinerciler ve aforizmaları, "Maskeler" adlı kitap, "Önyargılı" değilim deyip iki lafından birisi "Türbanlısın" olan bir yazar, Ferit karakteri karikatürize durumu ispatlıyor.

  Büşra'nın aşkın imkânsızlığına baktığı tek nokta, şekillerinin farklılığına dair endişesidir. Büşra, filmle ilgili açıklamalarda söylendiği gibi, bilinçliden ziyade "iyi niyetli" ve "kabulcü" bir figürdür. Çünkü, aslında Büşra'nın yogacı Alara'dan pek bir farkı olduğu söylenemez. Yaşama bakışları açısından keskin bir fark yoktur. Neredeyse, Alara'ya başörtü taksanız Büşra'yı elde edersiniz.

  Filmin sonunda, senaryo yazarları kimseyi kırmamayı amaçlamış olacak ki, Ferit'e rakı içirmiş, Büşra'ya da sevgilisini kurtarmak için başını açtırmıştır. "Aslında yok birbirimizden farkımız"dır altyazı olarak verilen. Belki de başörtülü kesimin Cihangircesidir bu.

  Sonuç olarak, tüm karakterleri "sinema" filminde de "karikatür" ve "tek yönlü" olan, Romantiklerin tiyatro oyunlarına benzeyen bir film seyredeceksiniz Büşra'da. Burda, derinleşebilecekken ne bir isyana, ne bir çelişkili iç dünyaya, ne de adamakıllı bir farklılığa rastgeleceksiniz. Evet, sizi hiç sıkmayacak, eğlenceli, güzel nüansları bulunan, hoş bir film karşınızdaki; ama bu sizi kesinlikle düşünmeye sevketmeyecek. (Sevketmesi de gerekmez; ama yazar ve yönetmenin iddiası bu)

  Filmin yazarı ve yönetmeni, film hakkında: "Biz başörtüsü sorununu işliyoruz. Bu yüzyılın imkânsız aşkı, liberalle muhafazakâr arasında yaşanabilir ancak. Büşra, Romeo ve Juliet'in imkânsız aşkının toplumumuza uyarlamasıdır. Bunu işledik. Daha önce böyle bir film çekilmedi, cesur bir iş yaptığımızı düşünüyorum" demeselerdi, gerçekten hoş bir film izlediğimi düşünüp o minvalde yorum yapacaktım. Ama ben bu açıklamalardan sonra karşımda iddiasında başarısız olmuş bir film görüyorum. Çünkü, ortada cesaret gerektirecek bir senaryo değil, kucaklayan, birleştiren, karakterleri bile işine geldiği gibi çizen bir yazar var. Yönetmenin şöyle bir açıklama yapmasını tercih ederdim ve o zaman bu filmi kesinlikle çok başarılı bulurdum: "Biz tespit etme, çözüm sunma, bir başörtülü kızın yaşamını işleme konusunda iddialı değiliz. Çekmek istediğimiz, içinde mizah öğeleri bulunduran, karikatürümüzü hayata geçirecek ve aşk karşısında farklılıklarımızı sorgulatacak, herkesi anlamaya çalışan naif bir aşk filmi yapmaktı."

  Ama söylemiş miydim, cadılar bayramında tek kostümsüzün başörtülü kız olması (Daha "Cadılar Bayramı"nın bahsedildiği ilk sahnede, Büşra'nın başına gelecek hadiseyi anlamış olsak da), ona karşı çıkan kişinin özgürlük deyip duran ama Hitler kılığında biri olması, Büşra'nın kendi etrafında semazenleri hatırlatır dönüşü, kendisini bir an arzularına bırakıp öpüşürken ezan okununca anında kalkıp gitmesi, filmin sonunda Yaman'ın saçını açan Büşra'nın saçlarını kokladığı sahne (Bu filmi sırf bu sahne için bile izleyebilirdim) gerçekten hoştu.

  Yine de, bir film, bir kitap, bir resim, sanat eserleri; yığılmış ve üst üste konmuş ögelerle değil, yedirilmiş ve en önemli parçalardan terkip edilmiş olmalı. "Bir film yapayım, türbanla ilgili bildiğim ne varsa koyayım" demek yerine (Şu sahneye Atatürk heykeli koyayım, mesajın kralını vereyim, şu sahnede başörtülü kızı bara götüreyim...vs.) derinleşen az bilgiyi kendi adıma tercih ederdim. Yine komik, yine eğlenceli, yine romantik olurdu, şüphe etmeyin.

  O değil de, "Renkli Rüyalar Oteli"yle başlayıp kentli yalnızı anlatacakken "Selvi Boylum Al Yazmalım" a da dönmüşsünüz, hadi hayırlısı.

7 Aralık 2010 Salı

2. Edebiyat Mevsimi Edebiyat Festivali Programı

 2. edebiyat festivalimiz dün başladı ve 11 Aralık'ta sona erecek. Yer, Kızlarağası Medresesi ( Sultanahmet). Ben geçen yıl bu festivale katılmıştım. Bu yıl da katılacağım elbette. İnternette tam programına çok zor ulaştım, bunun için blogda da yayımlamak gereğini duydum. Haberi olmayan varsa bu vesileyle de duymuş olur diye düşündüm.

 Program bence doyurucu.


7 Aralık 2010 Salı

HİKÂYE ATÖLYESİ

Roman Karşısında Öykü

Saat: 13.30-16.30


• Yön.: Necati Mert

“Romanın İktidarında Öykü Sivilliği”

• Cemal Şakar

“Hikâyede Kahramandan Tipe”

• Melek Paşalı

“Hikâye Neden Güzeldir?”

• Sibel Eraslan

“Vaktin Oğlu Olarak Hikâye”


MÜREKKEBİ KURUMADAN

Yazarın Serçe Parmağı’nda Ne Var?

Saat: 17.00-18.30


• Takdim: Asım Gültekin

• Gökhan Özcan / Serçe Parmağı

* Gökhan Özcan ile yeni çıkan kitabı hakkında söyleşi…

ŞİİR AKŞAMI

İstanbul’da Şiirden Bir Akşam

Sunucu: Mehmet Şahin

Saat: 19.30-22.00


Ahmet Mercan

A. Ali Ural

Betül Dünder

Cafer Keklikçi

Furkan Çalışkan

Hüseyin Akın

Kâmil Eşfak Berki

Mehmet Can Doğan

Mehmet Erte

Mustafa Fırat

Osman Sarı

Sedat Umran

Zeynep Köylü


8 Aralık 2010 Çarşamba


ROMAN ATÖLYESİ

Romanların Unutulmaz Kahramanları

Saat: 13.30-16.00


• Yön.: Fatma K. Barbarosoğlu

• Nazan Bekiroğlu

“Unutulmaz Roman Kahramanlarım”

• Oya Baydar

“Romanlar mı Daha Kalıcı, Kahramanlar mı?”

• Şebnem İşigüzel

“İtinayla Roman Kahramanı Yaratılır: Roman Kahramanı Olmak İsteyen Dedem Abidin İşigüzel ve Onun Bu Hayalini Gerçekleştiren Romancı Torun”

• Zeki Bulduk

“Modern Dünyanın Kapısında Mistik Roman Kahramanları”

EDEBİYATIMIZDA ÇEVİRİ

Bir Sanat Olarak Tercüme

Saat: 16.30-18.30


• Yön.: Cemal Aydın

“Dünyanın En Sorumlu İşi: Tercüme”

• Ahmet Cemal

“Bir Sanat Olarak Edebiyat Çevirisi”

• Necmiye Alpay

"Edebiyatımızda Olası Çeviri Etkilerine Dair"

• Samed Karagöz

“Türk Edebiyatının Küreselleşmesi Açısından Çevirinin Önemi”

• Senail Özkan

“Tercüme Estetiği ve Poetik Tercüme”

• Tozan Alkan

“Şiir Çevirisi ve Güçlükleri”

SİNEMA GÖSTERİMİ

Sinema-Edebiyat İlişkisi

Saat: 19.30-22.00
Söyleşi: Burçak Evren – İhsan Kabil

Dünya ve Türk Sinemasından Örneklerle Sinema-Edebiyat İlişkisi


9 Aralık 2010 Perşembe


DENEME ATÖLYESİ

Türk Edebiyatında Deneme Türünün Gelişim Seyri

Saat: 13.30-16.00

• Yön.: Necmettin Turinay

“Deneme Türleri’nin İlk Mübeşşirleri”

• Kemal Sayar

“Ruha Dokunan Deneme”

• Metin Karabaşoğlu

“Denemenin Geleceği”

• Nihat Dağlı

“Denemenin ‘Şahsi’liği ve Şahsımın Denemesi”

• Turan Karataş

“Türk Denemeciliğinde Bir Öncü: Salâh Birsel”


ÇOCUK EDEBİYATI ATÖLYESİ

ABCÇDİJİTAL / Yeni İletişim Düzeninde Çocuk Edebiyatı

Saat: 16.30-18.30


• Yön.: Salih Zengin

“İletişim Çağı, Çocukluğu Ne Yaptı?”

• Ahmet Mercan

“Modern Dönem Çocukluğu”

• Mevlana İdris

“Dijital Evrende Çocukluk ve Edebiyatı”

• Musa Güner

“ABCÇDİJİTAL… Yeni Çocuğun Edebiyatı”

• Yalvaç Ural

“Teknoloji ve Çocuk Kitaplarının Yeni Şapkası”

ÇİZGİ ROMAN ATÖLYESİ

Çizgi Roman ve Edebiyat

Saat: 19.30-22.00

• Yön: Asım Gültekin

“Çizgi Romanlardan Beslenen Edebiyatçılar”

• Dağıstan Çetinkaya

“Çizgi ile Çizgi Roman Arasındaki Nüanslar”

• Şafak Tavkul

“Çizgi, Sinema ve Propaganda”

• Volkan Akmeşe

“Çizgi Roman Yazımında Yazar-Çizer İşbirliği”

• Yusuf Kot

“Dinimizde Süpermen’in Yeri”


10 Aralık 2010 Cuma

İSTANBUL TÜRKÇESİ ÜZERİNE

Dünü, Bugünü ve Yarını ile İstanbul Türkçesi

Saat: 13.30-16.00


• Yön.: D.Mehmet Doğan

“İstanbul Türkçesi’nin Macerası”

• Ahmet Turan Alkan

“Türkçe’nin Bütün Renkleri”

• Doğan Hızlan

“İstanbul Türkçesi’ni Konuşmak”

• Hayati Develi

“İstanbul Türkçesi (Dünü ve Yarını)”

• Uğur Derman

“Dünü, Bugünü ve Yarını”



HALK EDEBİYATI

Edebiyatı ve Musikisi ile İstanbul*un Çalgılı Kahvehaneleri

Saat: 16.30-18.30



• Yön: Nurettin Albayrak

• Muharrem Kaya

“İstanbul’un Çalgılı Kahvehanelerinin Âşık Edebiyatı Açısından Önemi”

• Abdülkadir Emeksiz

“İstanbul Kahvehaneleri”

• Süleyman Şenel

“İstanbul’un Kültür Hayatında Bir Musiki Mekânı Olarak ‘Çalgılı Kahveler’”



DÜNYA GÖZÜYLE İSTANBUL

İstanbul Dünya Aynasında

Saat: 19.30-22.00



• Takdim: Ahmet Mercan

• Sinevizyon Gösterimi




11 Aralık 2010 Cumartesi



ÖDÜL TÖRENİ

Edebiyat Mevsimi Büyük Ödülleri 2010

Saat: 13.00-14.00

Sunucu: Mehmet Şahin

* Deneme Büyük Ödülü ve Değerlendirme

* Hikâye Büyük Ödülü ve Değerlendirme

* Roman Büyük Ödülü ve Değerlendirme

* Şiir Büyük Ödülü ve Değerlendirme

Ön Jüri: A. Ali Ural, Ahmet Mercan, Asım Gültekin, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Hüseyin Akın, Hüseyin Emiroğlu, İrfan Çalışan, Mahmut Bıyıklı, Mustafa Özcan

Jüri: Ahmet Kot, A. Ali Ural, D. Mehmet Doğan, Handan İnci, Haydar Ergülen



AÇIK OTURUM

2010 Yılında Türk Edebiyatı

Saat: 14.00-17.30

• Yön: Beşir Ayvazoğlu

• Abdullah Uçman“2010’da Üniversitelerde Edebiyat Faaliyetleri”

• A.Ali Ural

“2010’un Şiir Kitapları”

• Baki Ayhan T.

“2010’da Türk Şiiri”

• İskender Pala

“2010 Yılında Türk Edebiyatına Genel Bir Bakış”

• M. Fatih Andı

“2010 Yılı Romanlarına Tematik Bir Bakış”

3 Aralık 2010 Cuma

Bilge Karasu Sempozyumu 13-14 Aralık 2010

 Hakkında, kişiliğine dair övgüden başka bir şey duymadığım naif ve büyük adam Bilge Karasu... Sempozyumu düzenleniyor ve Ankara'da olduğu için ben gidemiyorum.  (Delilik yapmak da geçiyor içimden)

 Ankara'da ikamet edenler için haberini vermiş olmayım:



Bu, sempozyum hakkında yapılmış açıklama:
"Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Merkezi, yirminci yüzyıl Türk edebiyatının en önemli ya­­­zar­larından Bilge Karasu’nun (1930-1995) doğumunun seksen, ölümünün onbeşinci yılı do­la­­yı­sıyla uluslararası katılımlı bir sempozyum düzenliyor. Toplantı 13 Aralık günü saat 10’da başlayacak, 14 Aralık günü öğleye kadar sürecek.



  Bil­kent Üniversitesi, İktisat Fa­kül­te­si, C Blok Amfi’de yapılacak edebiyatbilim ağırlıklı top...lantıyı 13 Aralık günü saat 10’da Bil­kent Üniversitesi Ede­bi­yat Fa­kül­tesi Dekanı ve Türk Edebiyatı Merkezi başkanı Prof. Talat Hal­man açacak, baş konuş­ma­yı Bilge Kara­su­’dan yaptığı çevirilerle 2004’te ABD’nin en önemli çeviri ödülünü (Natio­nal Trans­la­tion Award) almış olan Davenport, St. Ambrose Üni­ver­sitesi, Sanatlar ve Bilimler Koleji (College of Arts and Sciences) de­ka­nı Prof. Aron Aji ya­pa­cak. Karşılaştır­ma­lı ede­bi­yat profesörü olan İzmir doğumlu Prof. Aron Aji, şu sıralarda Ka­rasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı‘nı İngilizceye çeviriyor.


 Öteki ko­nuş­macılar arasında Karasu’nun kimi kitaplarını Fran­sız­caya çevirmiş olan Alain Mascarou, 1950 kuşağının önde gelen­le­rin­den Doğan Hızlan ve günümüz Türk ede­­bi­yatı, düşünce ve yayın dün­yası temsilcilerinden Müge Gürsoy Sökmen, Mustafa Ars­lan­tu­nalı, Tansu Açık ve başkaları, ye­tiş­mek­te olan genç ede­bi­yat­bi­­limciler, eleştirmenler bulunuyor. Sem­poz­yum prog­ra­mın­da, 14 Aralık öğleden sonra Kara­su’nun ede­biyat, fel­se­fe, re­sim ve müzik alanlarından ar­ka­daş­la­rı­nın katı­la­ca­ğı bir dostlar otu­ru­mu da yer al­ıyor. Felsefe profesörleri İon­na Kuçuradi, Sıtkı Erinç, emekli büyükelçi Polat Tacar, Bi­lgi Üni­versitesi kurucularından Se­dat Örsel bu otu­ru­ma katılacak ünlü simaların yalnızca birkaçı."


Ve bu da sempozyum programı:

PROGRAM:
13 Aralık 2010 Pazartesi

Açış konuşması 10.00-10.10 Talat Halman: Bilgeliğin Gücü

Baş konuşma 10.10-11.00 Aron Aji: Dilde Özgürlük: Karasu’nun Eserlerinde

Yenilikçi Atılımlar

Ara 11.00-11.20 ______________________________



11.20-11.50 Doğan Hızlan: Bilge Karasu Niçin Önemli?

12.50-12.20 Alain Mascarou: Jean Ginolu'ye Mektuplar



Öğle yemeği arası 12.20-14.00 ______________________________



14.00-14.30 Burcu Çetin: Sazandere’de Bilge Karasu

14.30-15.00 Levent Kavas: Geviş Getiren Ağırbaşlı Bir Yazar

15.00-15.30 Tansu Açık: A’dan C’ye Bilge Karasu

15.30-16.00 Berna Yıldırım: Bilge Karasu’da Özne



Ara 16.00-16.20 ______________________________



Dostlarının Dilinden 16.30-18.30 Dostları , Öğrencileri, Çırakları Bilge Karasu’yu Anıyor

Tansu Açık, Yıldırım Arıcı, Mustafa Arslantunalı,

Sıtkı Erinç, Sedat Örsel, Ali Poyrazoğlu, Müge Gürsoy Sökmen, Fred Stark, Pulat Tacar



14 Aralık 2010 Salı

09.00-09.30 Hasan Erkek: Bilge Karasu’nun Dramatik Metinleri

09.30-10.00 Mehmet Nemutlu: Çoksesli Müzik Açısından Kılavuz

10.00-10.30 Neslihan Demirkol: Müşfik'in Öyküsü Olarak Troya'da Ölüm Vardı

10.30-11.00 Doğan Yaşat: Gece’yi Yeniden Okurken: Bilge Kara­su’­­da Susku, Açıklık ve Hakikat



Ara 11.00-11.20 ____________

estağfirullah

11.20-11.50 Laurent Mignon: Yehuda ile Uğraşmak

11.50-12.20 Servet Erdem: Metinlerarası İlişkilere Göre Döşek Masalı’nın Okunması

Kapanış 12.20 Semih Tezcan


Yer: Bil­kent Üniversitesi, İktisat Fa­kül­te­si, C Blok Amfi


 Gidenler bana da anlatsın, olur mu?

.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Gündelik-I

   Tomris Uyar'a selam olsun. Günlük türünü yaygınlaştıran, kişisel gelişmesi, izlediklerini gün be gün belirten ve bu seyre de "Gündökümü" diyen Uyar'ın yolundan gideceğim bu kez.

   İşte, elan okuduğunuz satırlarda da benim birkaç günlük notlarımı bulacaksınız.

* Nihad Sırrı Örik'i geç tanıdığımı itiraf etmem gerek. Tüyap Kitap Fuarı'nın bu seneki ganimetlerinden biri de, "Kıskanmak" adlı romandı. Birkaç gün evvel bitirdiğimde, bu romana dair pek çok şey düşündüm. Dönem romanı olması sebebiyle, eğlenceli; insana dair saf bir gerçekten bahsetmesi ve edebiyatımızda bu sebeple az rastlanır olmasıyla "kıskançlık uyandıran", İstanbul'da geçmeyen bir roman olması sebebiyle nadir. Evet, romanımızın mekânı Zonguldak. Elbette, Zonguldak bir mekân olarak çok da ayırt edici değil, sadece isim ve kömür madenleriyle var. Öte yandan, romanımızın en önemli karakteri Seniha'nın psikolojisini vermesi, kızın ağabeyini kıskanması hakkında içinden geçirdikleri, romanı bence değerli ve özel kılıyor.

  Beni tanıyanlar bilir, külliyat okumayı severim. Bu sebeple, Nihad Sırrı Örik'in üslûbu hakkında konuşmayı şu an erken buluyorum. Tüm kitaplarını okuduktan sonra hakkında uzun uzun yazmak istediğim bir isim Örik. Yıllarca gözardı edilmiş, talihsiz ve büyük bir romancı (Zaten ondan gözardı edildiğini unutmamak gerek) Hakkında söyleyebileceğim çok şey var ve onu başka bir yazıya saklayalım.
* "Kıskanmak" romanı Zeki Demirkubuz tarafından filme çekildi. Örik'in "Abdülhamit Düşerken" adlı romanı da filmleştirilmişti. Ben, Demirkubuz'un filmini romanı okuduktan hemen sonra izledim. Başroldeki Nergis Öztürk'ü, çekimleri, renkleri, dekor ve kostümleri çok beğendim. Romanda güzelliğiyle adeta bir Tanrı gibi anlatılan Nüzhet'i oynayan kişiyi ilk gördüğümdeyse açıkçası hayal kırıklığına uğradım.

  Zeki Demirkubuz imzası, yönetmenin diğer filmlerine nazaran çok belirsizdi. Bunu da yönetmen eminim, romanın ön plana çıkması için yapmıştı. Romandaki diyaloglar bire bir filme taşınmıştı.
  Ve fakat, bunca olumlu yöne rağmen bence bu film amacına ulaşmamış.
  Seniha'nın kıskançlığı, sebepleri ve iç yangınının yansıtılamadığını düşünüyorum. Romanın özü de bu idi oysa. Romanı okumamış biri, kolaylıkla Seniha'nın yengesinin güzelliğini kıskandığı zannına kapılabilir. Oysa, Seniha ağabeyini kıskanmaktadır ve sebepsiz, derinliksiz bir kıskançlık değildir bu. Kardeşliği bile sorgulamamıza neden olan ve ezber bozan bir kıskançlıktır.
  Eleştirimi, romanları filmlerinden daha çok seven bir okur görüşü olarak algılamanızı istemem elbette. Uyarlama nasıl olur'u merak edenlere "Das Parfum"u izlemelerini öneririm. Kitaptan hiçbir özü kaybetmeden nasıl film çekilir'in cevabıdır bencileyin. Filmleştirilmesinin imkânsız olduğunu düşündüğüm "Gölgesizler" de iyi bir uyarlamaydı diyebilirim.
* Dün Meriç nehrini görmek için gittiğimiz Edirne'de düşündüğüm iki şey vardı: Yer değiştirmek insanın ufkunu nasıl da açıyor! Ve, gittiğim her yerde neden inatla evimi özlüyorum? Peki siz, bir sınırın bu tarafının bu ülke, bir adım sonrasının başka bir ülke olmasından daha ilginç bir şey söyleyebilir misiniz bana? Düşündükçe neredeyse bin asırlık bir insan tarihini yudum yudum içiyorum ve zihnim, şaşırmaktan yorgun.
* NTV Tarih dergisinin "Harf Devrimi"ni konu alan sayısı geçti iki gün evvel elime. Harika bir sayı. Yazı, ülkemizdeki "Yazı Devrimi" ve Osmanlı Türkçesi hakkında ehil isimler tarafından yazılan muazzam yazılar var. Bulabilirseniz ciddi tavsiyemdir.
* Bu ayın Altyazı dergisini almak için gittiğim tüm kitapçılarda, derginin özel sayısının çalındığını görüyorum. "Kültürlü hırsız" dedikleri bu olsa gerek!

* Bugünlerde, Abbas Sayar'ın baş kahramanı bir at olan romanı "Yılkı Atı"nı okuyorum. Ödül almış bu kitabı ve yazarını sevenler bana alınmasın; ilk on beş sayfasını okumuş olduğum için, erkence söylemiş olmaktan da utanırım; ama Nihad Sırrı Örik'ten sonra onu okumak, lezzet almak zor. Ve eskilerde kitap, yazar seçmeyen iştiham anlıyorum ki, artık belli lezzetler arıyor. Bildiniz: Yöresel ağızla, çalakalem yazılmış; köyü değil, köyün zihinlerdeki tasvirini anlatan kitaplardan fersah fersah uzağım bugün. Kitabı bitirince fikrim değişebilir, o da işin ayrı bir yönü.

*Üye olmadığım için alay edildiğim, sorguya alındığım Facebook'un kuruluş öyküsünü anlatan bir film çekildi biliyorsunuz. "The Social Network (Sosyal Ağ)" bence çekici bir film. Biyografi ve otobiyografiyi çok sevdiğimden olsa gerek, filmi ilgiyle izledim. 20 yaşında, kabullerin dışına çıkıp Facebook gibi bir siteyi kuran ve bugün dünyanın en genç milyarderi olan Mark Zuckerberg'ün zekâsı bende hayranlık uyandırdı. Filme bakarsak, klişeler, görmekten sıkıldığımız kareler, söyleyişler, işleyiş bu filmde de var. Ancak konuya ilgim bunları görmemi engelledi, itiraf edeyim. Kesinlikle izlemelisiniz.

* Filmi izledikten sonra, sitenin kurucusu hakkında biraz araştırma yaptım. Bu sırada, evinin fotoğraflarını da gördüm. 4 milyar doları olup da bu kadar mütevazı bir evde yaşaması, sıradan ve ucuz bir arabası olması da, pek görmediğimiz bir olgunluk. (Ben yapabilir miydim, bilmiyorum) Ona bir bilgenin özelliklerini yüklemek niyetinde değilim; ama kesinlikle takdir ediyorum.
* Hani şu sekiz soruda, capcanlı para veren yarışma programına katılmam için dört koldan baskı yapılıyor. Haketmediğimiz paralara, cafcafa düşkünlüğümüz beni oldum olası düşündürüyor. Öte yandan, hayatı boyunca kazandığı bir dizi oyuncusunun tek bölümde aldığı para olan insanlara da kızmak içimden gelmiyor. Bazen: "Bu kadar takma, bırak, onların kurallarıyla oyna; eğlen gitsin" diyorum. Ama olmaz. Yapamam. Sonrası vicdan.
* Fikret Otyam'ın kara gözlü kadınlarına baktım ve aklıma geldi. Canım resim çekti. İki gün önce, uzun yıllardan sonra ilk kez almıştım fırçayı elime. Acemi, yeteneklerini işlenmemekten yitirmiş bir elden çıkan tek resim, bir elma oldu. Adem'in tattığı, Newton'un ilhamı elmanın kaderi belli ki "ilham olmak". Bugünlerde yeniden çizersem, yazıdan beni ayırır diye bile isteye bıraktığım- ve adamakıllı yeteneksiz bile sayılabileceğim- resme yeniden dönersem ne olur beni ayıplamayın.

* Resim demişken, Pera Müzesi'ne yolum düşecek bugünlerde. Yine. Realist resimlere âşık olan bana verilebilecek en güzel haber, Rus Devlet Müzesi'nden getirtilen ve Türkiye'de ilk kez sergilenen Rus klasik resimlerini görebileceğimin haberiydi. 20 Mart'a kadar açık olan bu sergide, ben, baktığım resimlerde Tolstoy'un, Dostoyevski'nin kahramanlarını, hayatlarını arıyor olacağım. Elbette, 21 Aralık'a dek Csontvary resimlerini de görmek gerek.

* Sinemadan, edebiyattan, resimden söz edip de müziği es geçmek. Müziğin tılsımına inanamadığım için mi? Oysa hayır: Dünyada, müzikten daha etkileyici ve dilsiz bir tılsım bilmiyorum. Her duygunun müziği var, her ırkın, her yaşın, her günün, hatta yakalanamaz dediğimiz an'ın müziği.






* Ve önünüzde gururla eğiliyorum: Süleymaniye Vakfı Müzesi'nde gördüğüm usturlab, şamdanlar, ille de saatler. Ve, evinde ölümü bekleyen seksenliklere inat, seksen yaşında Selimiye'yi inşa eden Koca Sinan!

3 Kasım 2010 Çarşamba

Tüyap Kitap Fuarı'ndan Aldıklarım

 Kitap fuarı, geçen haftasonu başladı, biliyorsunuz. Pazar günü de sona erecek.
 Fuara iki defa daha gidecek olmama rağmen-söyleşiler, alamadığım kitaplardan ötürü- ilk gittiğimde aldığım kitapları paylaşayım dedim.
 Fuar, görünüş açısından her senekinden ne eksik ne fazla. Birkaç yenilik yine de var. Yalnız, ilk kez fuarın bir onur konuğu var: İspanya. İlk kez ikinci el kitapçılar fuarda yer alıyor ve bu sene yayınevlerinin standları biraz daha gösterişli sayılabilirdi.
 Geçen senekine göre, biraz daha az insan var gibi geldi bana.
 Fuara gittiğim gün, başbakan da bir açılışa katılacakmış; bu sebeple üç saatte fuara gittim ve yayınevleri yine doyurucu indirimler yapmamışlardı. Ama ben bir sene beklediğim için, istediğim kitapların bir kısmını aldım.

 Bu sene fuarın gözdesi, harika, üstünde kitaplar alıntılar olan karton poşeti, alışverişlerinizde kâğıt görünümlü hediye eden ve standda duran Semih Gümüş'le Notos Kitap. Yanda tavsiye ettiğim kitap da bu yayınevinde basıldı. Gerçekten çok hoş kitaplar var. Buradan ne alabileceğinize gelince, ilk iki gün, yayınevinde en çok "Katedral" adlı kitap satıldı. Haberiniz olsun. (Ben de alacağım bunu)
   Bu haftasonu da Semih Gümüş'le sohbet etmeye gideceğim Notos Kitap'a.

 Yapı Kredi Yayınları'nda, düzeltmeni olduğum, çok hoş ve klasik öyküler içeren Birsen Ferahlı'nın "O Yaz" adlı kitabını da tavsiye ederim. Keyifle okunabilir.
   Can Yayınları'nda, en az kırk kitapta aklım kalmıştır. Gerçekten mükemmel kitaplar var. Ama ben Haldun Taner Öykü Ödülü'nü alan "Bir de Baktım Yoksun"u aldım yalnız. Çünkü Türk yazarlara biraz da destek olmamız gerektiğini düşünüyorum. Kitabın yazarı Yekta Kopan'ın röportajlarında, biraz da babasından bahsettiğini okuduğum bu kitabı çok merak ediyorum.

 En güzel kitapları basan, kapandığına çok üzüldüğüm Adam Yayınları (Keşke kapanmasaydı), kimi kitaplarını %70 indirimle satıyor. Es geçmeyin. Sadece Tüyap Kitap Fuarı'nda bulabildiğimiz, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kitaplarına da bir göz atın.
  Fuara yeniden gitmeden, bu haftasonu ne gibi etkinlikler olacağını size bildireceğim. Bu yazı, kısa kısa bilgi verdiğim, daha çok fotoğrafları paylaştığım bir yazı olsun istiyorum.

 Unutmadan, Grange hayranları yazarın Türkiye'ye geldiğini ve yine haftasonu imza günü olduğunu umarım biliyorlardır!

                                                               *       *       *


   O gece, sabaha kadar kitap eklerini okudum. Gözlerim şiş halde gittim fuara; ama işte ben zaten bunu seviyorum ya! Notlar aldım, etkinlikleri işaretledim. Kitap eklerinin fuar sebebiyle yüz sayfaya kadar çıkmalarından deli gibi keyif aldım.



 Yanımda da, babamın getirdiği hakiki salep eşliğinde:



Ve aldığım kitaplar. Önce yeni Türk edebiyatı kitapları:

Sema Kaygusuz, Hakan Günday, Şebnem İşigüzel ve Yekta Kopan. Bukowski seviyorsanız, yeraltı edebiyatı örnekleri okumayı sevenlerdenseniz, Türk edebiyatındaki yansımalarını görmek için Hakan Günday'ı okumalısınız. Dot Tiyatro'da da şu an oyunlaştırılan "Malafa" adlı eseri sergileniyor, bunun da haberini vermiş olayım.



Dünya edebiyatının en güzel örneklerinden:

Yeni Romancı Nathalie Sarraute (Kaç zamandır listemdeydi), Truman Capote, Baudelaire'in çağ açmış, edebiyatımızı kökten etkilemiş kitabı-hem de Tahsin Yücel çevirisiyle- "Paris Sıkıntısı", büyük şair e.e.cummings'ten seçme şiirler. Nathalie Sarraute'nin kitabı "Yeni Roman" akımı hakkındaki görüşlerini içerir. kitabın ismi ise bence harikadır.


Semih Gümüş'ün çıkardığı şahane edebiyat dergisi Notos Öykü'nün bende olmayan sayısı, Nobel'e aday olmuş, imlayla dansına hayran olduğum Leylâ Erbil, size daha önce okumayı istediğimi söylediğim, kitabın gelecekte nerede olacağına dair Umberto Eco ve Jean Claude Carriere söyleşilerini içeren "Kitaptan Kurtulabileceğinizi Sanmayın" (Bu senenin en güzel kitaplarından biri), Gündüz Vassaf'ın modern toplumlarda gündelik hayattan bahsettiğinden direkt çektiği kitabı "Cennetin Dibi", Türk Dili Dergisi'nin "Türk Şiiri" sayısı (Bu hacimdeki bir dergi, 4.5 lira, inanılır gibi değil), İlhan Berk'in en güzel kitabı "Galile Denizi".


Kötü edebiyatı da okurum; ama para vermem. Kütüphanemi utandırmadığımı tahmin ediyorum.
Bakalım, ikinci gidişimde hangi kitapları alacağım?

29 Ekim 2010 Cuma

İstanbul Tanpınar Sempozyumu Tam Programı


  Bu hafta blogumun tamamıyle Tanpınar Festivali ve Tüyap Kitap Fuarı ile dolu olması kuvvetle muhtemeldir. Blogum için verimli bir hafta olacak.
  Etkinlikleri bloguma da ekliyorum, ki gelmek isteyenler olursa toplu bir şekilde tüm etkinlikleri görsünler.
  Edebiyat Festivali'nin bir ayağı Midpoint'lerde okuma ve söyleşi programları şeklinde, bir ayağı D&R'larda, bir ayağı MSÜ'de sempozyum olarak ve devamında akşamları kapanış partileri olarak gerçekleşecek.

  İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin bir ayağı da Mimar Sinan Üniversitesi'nde demiştik. 1-2 Kasım'da üniversitede Tanpınar'la ilgili bir sempozyum olacak. Program da aşağıya ekldiğim gibi.

 Ben tamamına katılacağım ve hiçbir kuvvet beni bundan alıkoyamaz:) Tanpınar'la dolu iki gün geçireceğim için ne kadar heyecanlı olduğumu tahmin edersiniz.
 Şunu da hatırlatayım: Kalem Telif Hakları Ajansı'nın (Birçok kimse bilmez, ama kitaplarımızın çoğu bu ajans sayesinde çeşitli dillere çevriliyor) düzenlediği bu festival, uluslararası ilk edebiyat festivalimiz. Birçok yabancı yazar da festivalin davetlisi olarak Türkiye'de.

 İşte program şöyle:

Uluslararası Ahmet Hamdi Tanpınar Sempozyumu
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

Fen Edebiyat Fakültesi

Türk Dili Edebiyatı Bölümü

İTEF - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali



"Türkiye’de ve Dünyada Tanpınar Zamanı"


Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

1-2 Kasım 2010 - Fındıklı Yerleşkesi- Oditoryum

http://tanpinarsempozyumu.itef.com.tr/


1 Kasım 2010 / Pazartesi


09.30: Tanpınar Belgeseli

10.00: Açılış Rektör Prof. Rahmi Aksungur

Handan İnci / Bir Tanpınar sempozyumu düzenlerken...



Açılış konuşmaları:

Orhan Okay, Enis Batur, Doğan Hızlan

ARA

11.15 Açılış Panel’i: Tanpınar’ı Tanımak... Yöneten: Abdullah Uçman

Turan Alptekin, Birol Emil, Tahsin Yücel, Konur Ertop, Cevat Çapan, Saffet Tanman

12.30 – 13.30 Öğle arası
II. Oturum: Günlüğünün İzinde Tanpınar’a Bakışlar Yöneten: Birol Emil

13.30: Kazım Yetiş “Tanpınar’ın Günlükleri Üzerine Bazı Dikkatler”

13.50: Nüket Esen “Günlüğünde Tanpınar”

14.10: Emel Kefeli “Les Cahiers’ den Günlükler’e Valéry - Tanpınar İlişkisi”

14.30: Handan İnci “Tanpınar Olmak”
ARA

15.00: Panel: Dünya’nın Tanpınar’ı Yöneten: Nüket Esen

Abdulkadir Abdelli (Lübnan), Christoph K. Neumann (Almanya), Fabio Salomoni (İtalya),

Haneke van der Heijden (Hollanda), Maureen Freely (ABD), Miciko Sendil (Japonya), Timour Muhidine (Fransa)


ARA


17.00 Günümüz Şairlerinden Tanpınar Şiirleri

Adnan Özer, Ali Ayçil, Baki Ayhan T., Gonca Özmen, Mustafa Erdem Özler, Nilay Özer, Ömer Erdem, Seyhan Erözçelik, Şeref Bilsel, Turgay Fişekçi.


2 Kasım 2010 / Salı

09.00 – 09.15: Tanpınar belgeseli

I. Oturum: Romancı Tanpınar I Yöneten: Emel Kefeli

09.15: Seval Şahin “Mahur ve Mahmur Bir Beste: Tanpınar’ın Mahur Beste Adlı Romanı Üzerine”

09.30: Murat Koç “Tanpınar’ın Romanlarında Boğaziçi”

09.45: Erol Köroğlu "Sahnenin Dışındakiler'de Türlerin Oyunu: Okuma, Temellük ve Dışlama Bağlamında İdeolojik ve Metinsel Etkileşim"

10.00: Mehmet Tekin “Huzur Romanında Teknik Yapılanma”


ARA

II. Oturum: Romancı Tanpınar II Yöneten: Kazım Yetiş

10.25: Sema Uğurcan “Tanpınar’ın Romanlarında Sıradan İnsanlar”

10.40: Süha Oğuzertem “Huzur’u Mazmunlarıyla Okumak”

10.55: Emre Ayvaz “Hayri İrdal’ın başına Gelenler”

11.10: Fatih Özgüven “İki Lapacının Maceraları: Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Miskinler Tekkesi”
ARA


III. Oturum: Hikâyeci Tanpınar

11.35: Alim Kahraman “Tanpınar’ın Hikâyeleri ve Hikâyeciliği Üzerine”

11.50: Murat Gülsoy – Yekta Kopan “ ‘Acıbadem’deki Köşk’ Öyküsü Üzerine Bir Çözümleme”

Öğle arası 12.30 – 13.30

IV. Oturum: Şair Tanpınar Yöneten: Sema Uğurcan

13.30: Abdullah Uçman “Bir Bağlılığın Yıllarca Süren Hikâyesi: Tanpınar ve Yahya Kemal”

13.45: Ömer Erdem “Şair Olarak Tanpınar”

14.00: Baki Asiltürk “Tanpınar’ın Mektup ve Günlüklerinde Şiirle İlgili Düşünceleri”

14.15: Mehmet Kalpaklı “Tanpınar ve Divan Şiiri”
ARA


V. Oturum: Tanpınar’ın Dünyasından Yansıyanlar Yöneten: Mehmet Kalpaklı

14.45: Besim Dellaloğlu “Tanpınar’ın Muhafazakarlığı Meselesi”

15.00: Sadık Yalsızuçanlar “İki Dünya Arasında”

15.15: Tahir Abacı “Ezgi ve Zaman: Tınıdan Metine”

ARA

VI. Oturum: Tanpınar’a Bakışlar...

15.45: Beşir Ayvazoğlu “Tanpınar’ın Metinleri Üzerine Bazı Dikkatler”

16.00: Selim İleri “Bir Tanpınar Romanı Yazmak”

16.15: Hilmi Yavuz “Tanpınar ve İktisadî Kalkınma”

16.30 Sempozyum değerlendirmesi (Abdullah Uçman)

ARA

17.00: Tanpınar ve Sinema: Tomris Giritlioğlu - Murat Gülsoy

Film gösterisi: “Yaz Yağmuru” (Yönetmen: Tomris Giritlioğlu)





 

Semih Gümüş'le Modernizm ve Postmodernizm Üzerine Bir Söyleşi

Modernizm ve postmodernizm üzerine (Çok ilgilendiğim bir konu) Senem Kale ve Erdem Öztop editörlüğünde çok güzel bir söyleşi. Notos Öykü editörü, eleştirmen Semih Gümüş'ü dinlemek benim için her zaman keyif olmuştur. Yine çok keyif aldım.
Söyleşiyi beğendiyseniz yazarın "Modernizm ve Postmodernizm" adlı kitabını yarın başlayacak Tüyap Kitap Fuarı'nda ekleyin sepete:)
İyi seyirler.

Sabitfikir tarafından yapılan söyleşiyi izlemek için tıklayın

 .

27 Ekim 2010 Çarşamba

İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali Okuma ve Söyleşi Programları

İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin ikincisi bu yıl düzenleniyor ve muazzam bir program düzenlendi. Ayrıca bir yazıyla programı bildireceğim size.

 Katılacağım programlardan fotoğraflar da blogumda yer alacak.
 30 Ekim'de İstanbul Tüyap Kitap Fuarı da başlıyor biliyorsunuz. Etkinlikleri öğrenmek için takipte olun:)

 Tanpınar Festivali'nin bir ayağı olarak D&R'daki etkinlikler aşağıdaki gibi:



 Siz hangilerine gitmeyi planlıyorsunuz?
 Hani belki karşılaşırız:)

7 Ekim 2010 Perşembe

Nobel 2010 Edebiyat Ödülü


Bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü 74 yaşındaki Perulu yazar Mario Vargas Llosa'ya verildi. Düşünülen isim başkaydı; ama sonuç her zamanki gibi sürpriz oldu. Kazanan isim, "Nobelprize" adresinden 14.00'te canlı verildi.

 Tabii benim hemen, daha önce okumadığım bu yazarın kitaplarını okumam gerek.
 Adres, Can Yayınları (Almak için Tüyap'ı bekleyeceğim.)
 Ben, yazarın en ünlü kitaplarından "Kent ve Köpekler"i almayı planlıyorum.

Can Yayınları'ndaki Kitapları
1. AND DAĞLARINDA TERÖR 

2. CENNET BAŞKA YERDE 

3. DON RIGOBERTO'NUN NOT DEFTERLERİ

4. ELEBAŞILAR / HERGELELER

5. JULİA TEYZE

6. KENT VE KÖPEKLER

7. MASALCI

8. MAYTA'NIN ÖYKÜSÜ

9. PALOMİNO MOLERO'YU KİM ÖLDÜRDÜ

10. TEKE ŞENLİĞİ

11. ÜVEYANNEYE ÖVGÜ 

  Bir yazarın hayatta alabileceği en büyük onuru kazanmış yazara ve böyle bir gururla süslenmiş, kalemle yüceltilmiş ülkesine selam ediyorum içten içe. 
 
                                                                   *   *   *
 1960'tan bugüne Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarların tam listesi ise şöyle (liste gazetevatan'dan alınmıştır):
 
2009: Herta Müller, Alman


2008: Jean-Marie Gustave Le Clezio, Fransız

2007: Doris Lessing, İngiliz

2006: Orhan Pamuk, Türk

2005: Harold Pinter, İngiliz

2004: Elfriede Jelinek, Avusturyalı

2003: J.M. Coetzee, Güney Afrikalı

2002: Imre Kertesz, Macar

2001: V.S. Naipaul, Trinidad asıllı İngiliz

2000: Gao Şingcien, Çin doğumlu Fransız

1999: Günter Grass, Alman

1998: Jose Saramago, Portekizli

1997: Dario Fo, İtalyan

1996: Wislawa Szymborska, Polonyalı

1995: Seamus Heaney, İrlandalı

1994: Kenzaburo Oe, Japon

1993: Toni Morrison, Amerikalı

1992: Derek Walcott, St. Lucia

1991: Nadine Gordimer, Güney Afrikalı

1990: Octavio Paz, Meksikalı

1989: Camilo Jose Cela, İspanyol

1988: Necip Mahfuz, Mısırlı

1987: Joseph Brodsky, Rusya asıllı Amerikalı

1986: Wole Soyinka, Nijeryalı

1985: Claude Simon, Fransız

1984: Jaroslav Seifert, Çekoslovakyalı

1983: William Golding, İngiliz

1982: Gabriel Garcia Marquez, Kolombiyalı

1981: Elias Canetti, Bulgaristan asıllı İngiliz

1980: Czeslaw Milosz, Polonya asıllı Amerikalı

1979: Odisseus Elitis, Yunanlı

1978: Isaac Bashevis Singer, Polonya asıllı Amerikalı

1977: Vicente Aleixandre, İspanyol

1976: Saul Bellow, Kanada asıllı Amerikalı

1975: Eugenio Montale, İtalyan

1974: Eyvind Johnson ve Harry Martinson, İsveçli

1973: Patrick White, Britanya doğumlu Avusturalyalı

1972: Heinrich Boell, Batı Almanyalı

1971: Pablo Neruda, Şilili

1970: Alexander Solzenitsin, Rus

1969: Samuel Beckett, İrlandalı

1968: Yasunari Kawabata, Japon

1967: Miguel A. Asturias, Guatemalalı

1966: Shmuel Y. Agnon, Polonya asıllı İsrailli ve Nelly Sachs, Alman asıllı İsveçli

1965: Mihail Şolohov, Rus

1964: Jean-Paul Sartre, Fransız(ödülü kabul etmedi)

1963: Yorgo Seferis, Urla doğumlu Yunanlı

1962: John Steinbeck, Amerikalı

1961: İvo Andriç, Yugoslav

1960: Saint-John Perse, Guadeloupe asıllı Fransız







  

28 Eylül 2010 Salı

Ahmet Ümit'le Twitter'da Söyleştik!

 
  Everest Yayınları, bugün alıştığımız söyleşilere benzemeyen bir söyleşiye imza attı. Ahmet Ümit'le Twitter üzerinden bir saat boyunca, bizlerin soru sorduğu, onun cevapladığı bir söyleşi gerçekleştirdik. Hatırlayanlar olacaktır, daha önce de Selim İleri'yle böyle bir söyleşi yapılmıştı.

 Bugün, 14.00- 15.00 saatleri arasında Ahmet Ümit'e durmaksızın soru sorduk. Ben, bloguma koymak için tüm soruları ve cevapları bir araya toplamayı düşünüyordum ki, Sevgili Cihan Çavuşoğlu bu işi üstlenmiş, bizlere de haber verdi.

 Bu söyleşiyi tamamen onun sayfasından kopyaladım. Kendisine de teşekkür ederim.

Not: Yazım yanlışları gözümü tırmalar, beni mahveder; o yüzden elimden geldiğince yanlışları düzelttim.


 İşte bugün, Ahmet Ümit'le bir saat boyunca konuştuklarımız:

Everest Kitap: Ve huzurlarınızda Ahmet Ümit!
Ahmet Ümit: Merhaba yoldaşlar.

1. Bhdrlr: Ahmet Bey merhaba, Ajanda Dergi yazarlarındanım. Öncelikle dergimiz röportajına ayırdığınız zaman için teşekkür ederim. Kitaplarınızı çok büyük keyifle okuyorum. Ancak benim sorularım daha çok kitapsever yönünüzle ilgili olacak =) Satın aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz ? Kitaplığınızda en çok değer verdiğiniz kitap ve en sevdiğiniz yazar ? Diğer sorum ise, en sevdiğiniz roman karakteri kimdir?
Ahmet Ümit: Sanırım 9-10 yaşlarındaydım. Köroğlu hikâyeleri. Bir sürü sevdiğim ve değer verdiğim kitap var. Ama yazar olarak Shakespeare’i… Kitap olarak da Küçük Prens’i söyleyebilirim. En sevdiğim roman karakteri ise "Budala" romanından Prens Mişkin.
2. Özge Dinç: Ahmet Bey merhaba. Romanlarınızı ne kadar sürede yazıyorsunuz? Yazılması en uzun süren romanınız hangisiydi?

A.Ü. : Genel olarak iki yılda yazarım. Bir yıl araştırma, bir yıl yazımı sürer. Ama İstanbul Hatırası, 10 yıllık bir sürecin ürünüdür.

3. Özge Dinç: Üslûp ve edebiyat görüşü açısından etkilendiğiniz, “ustam” dediğiniz isimler var mı?

A.Ü. : Dostoyevski’nin üslûbunu ve roman anlayışını beğenirim. Gereksiz süslü bir dilden kaçınmak, hikâyenin ihtiyacı olan dili bulmak… ve önemli bir meseleyi anlatmaya çalışmak.

4. Ebru Sağlık: Ahmet Bey merhaba,mutlaka okunmalı dediğiniz ilk 5 kitap hangileri olurdu?

A.Ü. : 1. Tevrat 2. Homeros - İlyada 3. Karamazov Kardeşler 4. Juan Rulfo - Pedro Paramo 5. Kafka - Şato

5. Bordo Ege: Kitaplarınızı çok beğenerek okudum, özellikle "Beyoğlu Rapsodisi", "Kavim", "Kukla" ve tabii ki "İstanbul Hatırası"…

A.Ü.: Teşekkür ederim. Fena kitaplar değillerdi.

6. Murat Kafa: Ahmet Bey merhaba. İki sorum var: 1. Eskiden TKP’li bir Marksisttiniz. Şimdi kendinizi siyasetin hangi kulvarında görüyorsunuz?
A.Ü. : Hâlâ sol düşüncenin insanlık için çok önemli bir alternatif oluşturduğunu düşünüyorum. Ezilenlerden yana olmak, gerçekten yana olmak, vicdan sahibi olmak ve farklı olanları küçük görmemek…

7. AbirZaki1: Ahmet Bey, TV programınız ne zaman başlıyor?
A.Ü. : Programımız başladı. "Yaşadığın Şehir" her pazar sabah saat 11′de Haber Türk’te.
8. E_Koç : Ahmet Bey merhaba, yazar adaylarına verebileceğiniz altın niteliğinde öğütlerinizi paylaşabilir misiniz?

A.Ü. Öncelikle yazmak, sonra felsefe okumak bir dünya görüşü edinmek için. Sanatın her alanıyla ilgili olmak. Ve insanı anlatmaya çalışmak.

9. Hikmeth: Ahmet Bey, polisiye/gerilim/korku okumayı çok seviyoruz, niye bu türlerin yerlileri bu kadar az yazılıyor?

A.Ü. : Sanırım Türk yazarlar bu konuda önyargılı. Bu türleri 2. sınıf edebiyat olarak görme yanılgısını taşıyorlar.

10. Ebru Sağlık: Güncel basından kimleri takip ediyorsunuz ?

A.Ü. : Mehmet Barlas, Hikmet Çetinkaya, Ertuğrul Özkök, Ahmet Altan, Yalçın Doğan…

11. Bordo Ege: Komiser Nevzat ve ekibinin yeni maceralarını okumak bizi çok memnun edecek doğrusu.

A.Ü. : Yazmak da öyle. Ama yeni romanımızda ne yazık ki onlar yok.

12. Cihan Çavuşoğlu: Merhaba. İnternette hakkınızda yazılanları araştırıyor musunuz? İnternet kitap okumayı nasıl etkiliyor?

A.Ü. : Araştırmıyorum. Fakat çoğunlukla haberim oluyor. Roman araştırmaları sırasında internetin çok yararını görüyorum.

13. Muratatkafa: 2. Bir zamanlar arka planında siyaset olan romanlar yazdınız ("Kar Kokusu", "Sis ve Gece") Sizden yine böyle romanlar bekleyelim mi?


A.Ü. : Bekleyin. Yakın tarihte geçen politik romanlar da yazacağım. Ama gelecek roman Osmanlı’da geçen bir politik komployu anlatacak.

14. Ebru Sağlık: Bir soru daha: En sevdiğiniz okuma ortamı nasıldır?

A.Ü. : Hafif bir klasik müzik çalar, okumama yetecek kadar ışık, ne sıcak ne soğuk…

15. Cihan Çavuşoğlu: Ayracınızı hazırladık ve 8 Ekim'i sabırsızlıkla bekliyoruz

A.Ü. : Tamam, geliyoruz. 8 Ekim’de İzmir’deyiz.

16. Özge Dinç: Polisiye romanlar yazan yerli ve genç yazarları nasıl buluyorsunuz? Emrah Serbes hakkındaki fikrinizi merak ediyorum.

A.Ü. : Çok iyi buluyorum. Emrah Serbes de en yeteneklilerinden biri.

17. Handeloji : Ahmet Bey merhaba. Az önce dünya görüşü için felsefe okunmalı dediniz. Başlangıç için bu konudaki önerileriniz nelerdir?
A.Ü. : Felsefe için bir tek kitap önermek mümkün değil. Ama en basitinden başlamak lazım. O ne derseniz, valla hatırlamıyorum…
18. İbrahim Adıgüzel: Ahmet Bey merhaba. Son "İstanbul Hatırası Kültür Turu" çok güzeldi Ankara’ya da bekliyoruz, yeni kitabı beklediğimiz gibi. Saygılar.

A.Ü. : 20 Ekim Çarşamba günü Ankara’da Kentpark Arkadaş Kitabevi’ndeyiz…

19. Alihank: Komiser Nevzat karakteri çok kez değişik oyuncular tarafından canlandırıldı. Sizce en başarılı uyarlama hangisiydi?
A.Ü. : Bence "Şeytan Ayrıntıda Gizlidir", Çetin Tekindor.

20. Özge Dinç: Romanımız bir süredir Osmanlı ve Mevlana’ya döndü. Bu hassas konuları yazarken özellikle dikkat ettiğiniz bir yan var mı?

A.Ü. : Yok, amacım sadece bu toprakların muhteşem tarihini anlatmak.

21. Muratatkafa: Çizgi roman alanındaki gelişmeleri nasıl buluyorsunuz? Sizin de çizgi romanlarınız var. Romanlarınızı da çizgi roman olarak görmek ister misiniz?

A.Ü.: Çizgi romana bayılıyorum. Gerçek bir sanat. Tabii isterim.

22. Ebru Sağlık: Yazma süreciniz nasıl geçiyor? Psikolojiniz, alışkanlıklarınız değişiyor mu?

A.Ü. : Yazma sürecim çok eğlencelidir. Yazarken pek çok şey öğrenirim. Psikolojim olumlu yönde etkilenir.
23. Voyabu: Ahmet Bey, tüm kitaplarınızı okudum; favorilerim "Patasana", "Sis ve Gece", "Kavim". Sizin favoriniz hangisi?

A.Ü. Hepsi benim çocuğum. Ama "Kukla"yı çok severim.

24. İbrahim Adıgüzel: 20 Ekim'de Ankara’da görüşmek üzere Augustus Tapınağı ve Hacı Bayram ile ilgili bir program düşünüyor musunuz?

A.Ü. : Neden olmasın? Ankara’yla ilgili bir program yapmayı düşünüyorum. Ama zamanı belli değil.

25. Özge Dinç: Kemal Tahir, Osmanlı’nın kuruluşunu Marksizme dayandırdı "Devlet Ana"da. Siz, romanda siyasete nasıl bakıyorsunuz?

A.Ü. : Hayatta ne kadar politika varsa, romanda da o kadar olmalıdır.

26. Reha Aksener: "Kar Kokusu" kadar okurken üşüdüğüm bir kitap olmamıştı.

A.Ü.: Evet, ben de Moskova’da çok üşümüştüm.

27. Zesule: Merhaba, sizce yazmak yetenek işi midir, yoksa insanın kalbinden dışarı taşan duygularını oturup bir kağıda dökmesi mi?

A.Ü. : Sanırım her ikisi de. Yazmazsanız yeteneğinizin olduğunu anlayamazsınız.

28. Hikmeth: Kuzey Avrupa polisiyelerinin hızla popüler olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Okuyuculara cazip gelen nedir sizce?

A.Ü. : Bu popülerliği olumlu buluyorum. İsveç’in soğuk iklimi insanlara ilginç geliyor olabilir…

29. Zavrakkk: Son zamanlarda okuduğunuz en iyi polisiye kitabını söyler misiniz?

A.Ü. : "Zindan Adası". Filmini de çok beğenmiştim.

30. Özgür Baykut: Bize dostlukların değerini, zorlukların üstesinden nasıl geldiğini, asla sırt çevirmemeyi öğrettiniz. İyi ki varsınız…

A.Ü. : Çok teşekkür ederim. Dostlarınızın kıymetini bilin.
31. Cihan Çavuşoğlu: "Kukla" her geçen gün tekrar güncelleniyor, tekrar yaşanıyor gibi düşünüyorum. Özellikle basın dünyası ilişkileri bakımından.

A.Ü. : Kesinlikle haklısınız. Ne yazık ki hep güncelleniyor.

32. Muratatkafa: "Kukla" romanı yayımlandığında “Susurluk'u çözdüm” diye röportaj vermiştiniz. Ergenekon ile ilgili kitap planınız var mı?

A.Ü. :Var ama suların durulması lazım.

33. Özgür Baykut: Dayım ışıklar altında bize gülümsüyor…

A.Ü. : Alpaslan’a binlerce selam.

34. Voyabu: En sevdiğiniz Türk ve yabancı yazarlar kimlerdir ?

A.Ü. : Yaşar Kemal, Sait Faik, Orhan Kemal, İhsan Oktay Anar, Umberto Eco, Shakespeare, Lermantov…

35. Cihan Çavuşoğlu: "Se7en" filmini bir TV programında yorumlamıştınız. Kitaplarınız kadar hoş bir tat bırakan o söyleşiyi duyurmak isterim =)

A.Ü. : Çok teşekkür ederim, ben de zevk almıştım.

Hikmeth: Ahmet Bey, çok teşekkürler, selamlar.

A.Ü. : Eyvallah, biz teşekkür ederiz.

36. E_Koç : Korsan kitabın önüne geçmek ve toplumu bilinçlendirmek için bireylere ve tabii ki yayınevlerine öneriniz var mı?

A.Ü.: Hırsızlık mal almayın. Devlet vergileri azaltsın. Yayınevleri ucuz kitap satsın.
37. Ozkan Gurkal: Daha önce çok tercih etmediğim tür olan polisiyeyi sevdiren Ahmet ÜMİT’e şükranlarımı sunarım.

A.Ü. : Ben teşekkür ederim. Sağ olun.

38. Özge Dinç : Şu an yazmakta olduğunuz bir roman var mı?

A.Ü. : Var. Osmanlı’da geçen bir politik komplo yazıyorum.

39. Handeloji: Kitaplarınız polisiye tarzı olsa da ben asla bu kategoriyle sınırlandıramıyorum sizi. Tarih, aşk, din, her şey var; hepsinin tadı ayrı.

A.Ü. : Teşekkür ederim, iyi bir okursunuz…

40. Özge Dinç: İlk yazılarınızı görmek için “Yine Hişt”i görmeyi çok istiyorum.

A.Ü. : Evet, çok güzel bir dergiydi.
41. Ebru Sağlık: Çok teşekkürler. İyi ki varsınız. Daha çok okuyan bir Türkiye diliyorum…

A.Ü. : Ben de…

42. Zesule: Bir de memleketimizin okur oranı malum, yazık ki insanlarımız kitaplara karşı fazlaca ilgisiz. Bununla ilgili çalışmalar var mı?

A.Ü. : Zevkle okunacak romanlar yazmaya çalışıyoruz…

43. Özge Dinç: Şiir yazdığınızı biliyoruz. Neden şiire devam etmediniz?

A.Ü. : Çünkü şair değilim. Ama şiir kitabımız önümüzdeki yıl Everest’ten çıkıyor.

44. Cgerkol: Sevgili Ahmet Ümit, öğrencilerimiz "Tanpınar’la İstanbul’u geziyoruz" etkinliğinde sizi görmek için sabırsızlanıyorlar.

A.Ü. : Tamam, verdiğimiz sözü yerine getireceğiz.

45. Muratatkafa: Cemaat-polis ilişkilerini yazan Hanefi Avcı’nın gözaltına alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu hikâye kitaplara konu olur mu?

A.Ü. : Olur. Bundan çok iyi bir politik polisiye çıkar.

46. Handeloji: Ülkemizin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bir yazar gözüyle baktığınızda yeni nesile verilecek öğüdünüz nedir?

A. Ü. : Ne yazık ki çok iyi görmüyorum. Yeni neslin bilimsel-kuşkucu olmasını öneririm.

47. Zesule: O halde yeni romanlarınızın, kitaplara karşı duyulan talebi hızla arttırmasını diliyorum. Muhabbetle kalın…

A.Ü. : Siz de muhabbetle kalın…

48. Voyabu: "İstanbul Hatırası"nın ardından diğer romana ne zaman kavuşacağız? Tarih ve konu hakkında bir fikir var mı?

A.Ü. : En erken 2012′nin ilk ayları. Tarihi bir politik gerilim romanı.

49. Özge Dinç: Tanzimat’tan bugüne kadarki gelişiminde romancılığımız sizce bugün dünyadaki örnekleriyle yarışabilecek kadar gelişti mi?

A.Ü. : Daha gelişkin olduğunu düşünüyorum.

50. Handeloji: Sizi daha önce İzmir'de ziyaret etmiştik. Yine geleceğiz. Cevaplarınız için çok teşekkürler. Görüşmek üzere

A.Ü. : Ben teşekkür ederim, görüşmek üzere.

51. Voyabu: 2012 kıyameti kopmadan okumak nasip olsa. Tarihî derken bizi hangi yıllara götüreceksiniz ?

A.Ü. : 15. yüzyıldaki büyük saray entrikası.

52. Alihank: Bu interaktif etkinliği sağlayan Everest Kitap’a ve değerli zamanını ve fikirlerini bizimle paylaşan Ahmet Ümit’e çok teşekkürler.

A.Ü. : Biz teşekkür ederiz.

53. Voyabu: İhsan Oktay Anar'la birlikte senaryosunu beraber yazdığınız bir film olsa da izlesek diyorum. Teşekkürler, sizi seviyoruz. Okumaya devam...

A.Ü. : Fena olmaz. Ben de sizi seviyorum…

54. Özge Dinç : Polisiye romanla ilgili bir seminer programı vermeyi düşünür müsünüz?

A.Ü.: Konuşmalarımda zaten bu konuya sıkça değiniyorum.

55. Voyabu: 15.yy. entrika şahane, merakla bekliyorum. İçinde Venedik de olsa tadından yenmez =)

A. Ü. : Tamam, Venedik de olsun o zaman…

56. Özge Dinç: Teşekkür ederiz Ahmet Bey. Okur olarak, yazarlarla iletişim kurabildiğimiz için şanslı bir nesiliz.

A. Ü. : Ben teşekkür ederim.

26 Eylül 2010 Pazar

İstanbul'un Şenlikli Zamanı- Ne Eğitimi Alalım, Nerelere Gidelim Yazısı




 Yazı çok sevmekle birlikte, eylül ayının bir başka özel olduğunu düşünüyorum. Bunun en büyük sebebi, kursların, seminer, söyleşiler, sergiler ve konserlerin başlıyor olması. Çünkü benim hayatımın rengi bu etkinlikler.
 Onun içindir ki, eylül ayına ayak basınca içimi bir heyecan kaplıyor. "Acaba bu sene ne eğitimi alsam, acaba neler öğrensem, kimleri izlesem?" merakıyla, internet sayfalarını bir bir açıyorum. Ve eylül biterken, kafamda pek çok soru cevaplanmış oluyor.

 Bu yazının uzun olacağından şüphe etmeyin. Pek çok kişinin, çok yazı yazıyor görüntüsü vermek için beş-altı yazıya dökeceği bu etkinlikleri ben "derli toplu ve uzun yazı" görünümünü sevdiğimden tek seferde söylemek istiyorum.

 Hadi, "Benim Etkinliklerim" diye bir başlık altında bahsetmeye başlayayım.
 1. Öncelikle Zeytinburnu ücretsiz sanat ve kültür kursları veriyor. Bu semtte oturuyorsanız, şan eğitiminden karikatüre yazarlık seminerlerinden oyunculuk kursuna her şeyi, ücretsiz olarak öğrenebilirsiniz. Tek şartı, bu semtte oturmak. Ve sertifika da veriyorlar. Başka semtlerde de benzer uygulamalar vardır şüphesiz, istiyorsanız bir araştırın.

2. Yazarlık atölyeleri (Semih Gümüş ve Murat Gülsoy'un verdiği) başlıyor, kayıtlar bitmiş de olabilir. Yazar Ali Ural da, Çemberlitaş Kültür Merkezi'nde veriyor bu eğitimi. Bir bakın.

3. Kendime not: Galapera'nın seminer programlarına bakılmalı! Geçen yıl, bir arkadaşımın tavsiyesiyle Tezer Özlü okumalarına gitmiştim Tünel'deki bu yerde, çok keyifliydi. Mutlaka yeni çalışmalar vardır, hemen bakacağım. (Reji, Diksiyon, Oyunculuk eğitimleri veriyor.)

4. Nirengi'de Buket Uzuner seminer veriyordu, harika okuma programları vardı. Ama sanırım, liste dolmuş. Belki dinlemeye gidebiliriz. Orada ve Özgür Üniversite'de Karl Marx Kapital okuması, siyasetle ilgili seminerler, film gösterimleri ve üzerine sohbetler, psikolojiyle ilgili harika programlar var. Bence bir an önce kayıt olun. Nirengi, Ortaköy'de.

5. İki yıl evvel Vefa'daki Bilim ve Sanat Vakfı'nın sinema, bilim tarihi ve edebiyatla ilgili üç seminerine kaydolmuştum. Daha önce de, roman okuma grubundaydım ( Yine bir arkadaşımla gitmiştik). Burada o kadar çeşitli eğitimler var ki, inanın seçim yapmakta zorlanacaksınız. Kayıtlar, 4-15 Ekim'de. Ve ücretsiz. Seminer programları henüz açıklanmadığından bahsedemiyorum.

6. Attila İlhan Kültür Merkezi'nde geçen yıl harika konuşmalara katıldım. Bu yıl ne var diye bir bakayım dedim; ama sayfa maheme kararıyla engellenmiş. Trajik!



7. Siz siz olun, yarın YKY'deki (18.30) Türkan Şoray, Zülfü Livaneli, Selim İleri'nin Yaşar Kemal'i anlatacağı söyleşiyi ve Güneş Karabuda'nın Yaşar Kemal fotoğraflarının bulunduğu sergiyi kaçırmayın!

8. YKY'nin Osmanlıca eğitimi programına yeni başlayanların kaydı 30 Eylül'de bitiyor. Ben de orda olacağım, eğitimi veren Yücel Bey bu konuda oldukça yetkin. Osmanlıca eğitimini veren yerlerden biri de, Tarih Vakfı. Bu iki yeri tercih edebilirsiniz.



9. Geçen gün, bir basın toplantısıyla Şehir Tiyatroları'nın yeni oyunları tanıtıldı. Tiyatronun sahne açacağı 1 Ekim'i hasretle bekliyorum bu sebepten. Listeyi görünce heyecanlandım demek, az kalır; yerimde duramadım.

Alemdar (Engin Alkan),
Surname 2010 (Yiğit Sertdemir-Candan Selda Balaban),
Zırhlı Kurt (Erol Keskin), Kadın Hayattır,
Memattır Kadın (Sema Keçik), Aşk Halleri (Hülya Karakaş) ve
Murathan Mungan'ın yazdığı, Ersin Umulu'nun yönettiği Dört Kişilik Bahçe.

Yabancı oyunlar ise,
 Marat-sade, Tehlikeli İlişkiler, Arzunun Onda Dokuzu ve Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum.

 Hâlâ üzerinde çalışılan oyunlar beni benden aldı.
 Turan Oflazoğlu'nun yazdığı "Kösem Sultan", Aziz Nesin'in "Toros Canavarı", Bilgesu Erenus'un "Arka Bahçe"si ve Ziya Osman Saba'nın eserinden uyarlanan "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi" ( Bu, izlemeyi en çok istediğim) bunlardan bazıları. Maksim Gorki'nin yazdığı Vassa Jeleznova, William Shakespeare'in Hırçın Kız, Bertolt Brecht'in yazdığı Galilei Galileo ile Harold Pinter'ın Eski Günler.

Ekim ayı biletleri satışa sunuldu.

10. Hayranı olduğum Goran Bregoviç'in 8 Ekim'de Küçükçiftlikpark'ta konseri var. Mutlaka gitmek istiyorum.

11. İstanbul Tanpınar Festivali, 30 Ekim-2 Kasım tarihleri arasında hüküm sürecek.

12. Benim hiç kaçırmadığım İBB Kültür Sanat programlarına da göz atın. Gerçekten çok hoş söyleşi, sinema gösterimleri ve sergiler oluyor.

Devamı gelecek, biraz yoruldum;) Ya sizin önerileriniz neler, hadi bana bildirin.

22 Eylül 2010 Çarşamba

4. Beyoğlu Sahaflar Festivali- "Mecanin-i Kütüb"ce



                                                                        -14-28 Eylül, Taksim Gezi Parkı'nda buluşma-

  Düşünün ki, en sevdiğiniz şeyin binlercesi bir yere toplanıyor, üstelik onlara dokunmanıza hatta sahip olmanıza olanak veriliyor. Ve bu saadeti yılda sadece bir kez yaşayabiliyorsunuz. Ne yaparsınız?

  Benim yaptığımı.

  Beyoğlu Sahaflar Festivali'nden bahsediyorum. Bakmayın bu kadar geç yazdığıma, fuarı ilk gün ziyaret ettim.

  Fuarın bu yıl dördüncüsü düzenleniyor. Ve bu yıl, fuara İstanbul'un dört bir yanından sahaflar katıldı: Beyoğlu sahafları dışında, Kadıköy, Beyazıt, Moda, Şişli, Ortaköy, Beşiktaş'tan kitapçılar mevcut.

  Bu yıl, fuarın biraz daha profesyonelleştiğini gözlemledim. Fuar girişine devasa bir kütüphane maketi yapılması, fuara gelenlerin yemek yiyebileceği yerler konması, standların bu kez biraz daha düzenli yerleştirilmiş olması, muhakkak ki fuarı daha keyifli kılmıştı. Kitapçıların yanı başındaki çay bahçesinden (Artık "çay bahçesi" diyen kaldı mı ki, her yer "cafe" oldu.) gelen canlı müzik sesi, sanki kitapçılar arasında değil de, bir tatil akşamında dolaşıyorsunuz hissiyatını da ekliyor gününüze.

  Çok fazla kitap almadım. Ama çok fazla kitaba baktım. Kütüphanemi değilse de, gözlerimi kitaba doyurmuş oldum (En fazla bir ay).

  Fuara katılan sahaflar gelecek sene bu fuarı "uluslararası" düzeye eriştirmek istiyorlar; muhakkak o zaman daha da tadına doyulmaz olacaktır, ama bu şekliyle de ben gibi, belli konulara sapkınlığı olan kişiler için bulunmaz bir nimettir bu fuar. Bir konu üzerinde araştırma yapıyorsunuz, konu hakkında yazılmış tüm kitapları -piyasada olanları- okudunuz. Bulamadığınız kitaplar için de pek tabii sahafları dolaşacaksınız. İstanbul'un dört bir yanına gidecekken bu fuar sayesinde hepsini bir arada görüyorsunuz, bu bence araştırmacılar için büyük bir şans.

  Kitap diyorum; ama burada sadece kitap yok. Plaklar, eski fotoğraflar, gazeteler, dergiler, gravürler, kartpostallar, posterler, film afişleri... Gün içinde geçmişi yaşıyormuşsunuz hissi veren ne varsa, hepsi.


  Burada da kendi masalımı yazdım, şüphesiz. Bir kitabın ilk baskısına dokunurken bir zaman makinesindeymişçesine o tarihe gidip geldim. Eski kitaplarda kendimi bırakıp yazarların gözlerini aldım bir süreliğine. Onların görmediği bu yeni dünyayı gözlerimden izlediler. Ben o günleri onların gözlerinden seyrettim bir süre.

  Bir sahafla kısa bir sohbetimiz oldu. Korunmak için şeffaf bir dosyaya konmuş Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bir gazeteye bakıp okumaya çalışıyorken, sahaf: "O gazete, Lozan Antlaşması yapıldığı gün çıkan gazete." dedi. Ölsem bulamayacağım bir hazineyi elimde tutuyordum yani.

  Sahafa bunları nasıl bulduklarını sordum: Ya vefat eden bir koleksiyonerin ailesi bizlere satar yahut bulup da ne olduğunu bilmeyenler tarafından bize getirilir, dedi. Karşımdaki yılların sahafıydı. Kim bilir elinden ne kitaplar, ne gazeteler geldi geçti, diye düşündüm içimden. Ben bile şurada paha biçilemez neler görmüştüm, öyle ya! Abdülcanbaz setlerini, İstanbul Ansiklopedisi'nin fasiküllerini, o -dile kolay- yüz yıl önceki gazeteleri, gelecek bana sorsa da gururla anlatsam.



  Benim neler aldığıma gelecek olursak, ilk gidişim olduğu, bir daha nasıl olsa gideceğim için çok fazla kitap almadım. Baş kahramanı bir at olan ve çok merak ettiğim Abbas Sayar'ın "Yılkı Atı"nı, hep bahsettiğim (üniversite yıllarında bir türlü bulamadığım) "Ramazanname"yi, biraz inceleyip harika bir kaynak olduğuna hükmettiğim İsmet Zeki Eyuboğlu'nun "Anadolu İnançları- Anadolu Mitologyası" adlı eserini, Peyami Safa'nın en özel romanı sayılan ilk ütopik romanımız "Yalnızız"ı ve daha önce okumuş olsam da Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisini görünce dayanamadığım Moliere'in "Cimri"sini kütüphaneme katmış bulunuyorum.

  (Bu vesileyle, söylemiş olayım: Tercüman 1001 Eser'i yayımlarken bence Türk Edebiyatı'na gelmiş geçmiş en büyük katkıyı sağladı. Bu kitapları bulursanız sakın kaçırmayın.)

                                                                    * * *

Oradan çıktığımda, o ana kadar nasıl anlamadığım şaşırdığım şekilde, ayaklarım feci ağrıyordu.

Ve elimde birkaç kitabın tozu vardı.

21 Eylül 2010 Salı

Kitabı Kazanan Kişi...


Katılan dört arkadaşıma teşekkür ederim. Çekilişi, daha önce de söylediğim gibi, eski usûlde yaptım. Ve kâğıdı 9 yaşındaki yeğenim çekti.

            
                                                        

   Memosami, adresini hemen sağ üstte yazdığım e-posta adresime bekliyorum. Tebrik ederim.
   Memosami'ye, Sabahattin Ali "Kürk Mantolu Madonna"sının yanında bir okuma lambası da göndereceğim.
                                              
          Kitabı okuduktan sonra, blogumda yayımlamak üzere kitaba dair bir yazı da isterim senden Memosami:)        
   İyi okumalar...   

12 Eylül 2010 Pazar

Çekilişe Son 48 Saat

2 gün kaldı, siz hâlâ katılmıyor musunuz?

 Orhan Pamuk, Sabahattin Ali, Tanpınar, Mine Söğüt, Turgut Uyar kitaplarından birini kazanmak istiyorsanız, yandaki "Kitap Hediye Ediyorum" fotoğrafına tıklayın lütfen:)


6 Eylül 2010 Pazartesi

Kitap Hediye Ediyorum Ahali, Duymayan Kalmasın!!!

 Çekilişin bitmesine 9 gün kaldı.
 Fotoğrafta da bir kitabı çekmeyi unutmuşum:)
 Vereceğim kitabın yanına bir de "kitap okuma lambası" ekledim. Bunu sürpriz olarak zaten gönderecektim; ama fotoğrafa da girmiş bulundu. Oda ışığıyla evdekileri rahatsız etmemek için kullandığım bir şey bu lamba. Kaldığınız sayfaya takıyorsunuz, hem sayfa kapanmıyor hem de sadece kitabı aydınlatmış oluyorsunuz.

 Verdiğim kitaplar, dallarında önemli yere sahip olan ve benim okumaktan hiç bıkmadıklarım.
 Katılmak isterseniz yan taraftaki fotoğrafa tıklayın, olsun bitsin:)

 Sevgiyle...

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Hayallerinin Meyvesini Tattığın İlk An- Seçmece Kitap Çekilişi


Aslında ikinci an... İlki, "Bir Solgun Adam"ın düzeltmeni olduğum zamandı, beni onurlandırarak ismimi yazdıkları o an.
 Yıllardır hayalini kurup, çok ulaşılmaz geldiğinden: "Yok canım, editör nasıl olacağım ki!" diye kendime yüklenip durdum.
 Ama hiçbir hayal, ona inanana direnemiyor.
 Bu satırları okuyan ve hayali ona çok uzak gelen bir öğrenci varsa, umutlansın diye de söylüyorum bunu. Hayali gerçekleştirmekten daha zor kısım, insanları o hayale aşina kılmak oluyor. Ve bu süreç, bildiğin acı.
 "Her şeye rağmen" bu yoldan sapmayacağını düşündüğünde, bir gün bir bakıyorsun ki, hiç çiçek açmaz ağacın meyve verir bile olmuş.
 İşte benim meyvem de, yeni düştü dalından.
 Mutluluğumu tarif edemem.


Bu mutluluğun şerefine, blogumu okuyanlardan birine bir hediye vermeyi düşündüm. Bu hediye, en çok sevdiğim şey, bir kitap olacak. Üstadım Murat Yalçın'ın bana naklettiği, Tomris Uyar'ın bir sözü üzerine sevdiğim kitaplardan birini hediye edeyim diyorum size.

Henüz karar veremedim, katılan olursa bana yorumunda belirtsin lütfen hangi kitabı istediğini.

1. Tanpınar "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"

2. Orhan Pamuk'un yeni kitabı "Manzaradan Parçalar"

3. Köşede tavsiye ettiğim Mine Söğüt'ün "Kırmızı Zaman"ı

4. Sabahattin Ali "Kürk Mantolu Madonna"

5. Turgut Uyar'ın seçme şiirlerinden oluşan "Göğe Bakma Durağı"



Kendi halinde bir blogun yazarı olduğum için kendimi bir garip hissettim aslında. Hediye vermenin bir yönü izleyici sayısını artırmaktır; ama bundan feci utanıyorum.

Kurallarım, her blogda belirtilen kurallardan:
1. İzleyici olmanız
2. Yorumunuzda blogumla ilgili olumlu, olumsuz eleştirilerinizi sunmanız. Neler olmasını, ne okumayı isterdiniz, bunu da bilmek isterim.
3. Blogunuzda duyurmanıza gerek yok, diyeceğim; ama nasıl duyulacak ki? Bilemedim. Duyurursanız fena olmaz, aman öyle işte.

Çekilişimiz Orhan Kemal'in doğum günü olan 15 Eylül'de bitsin.


 Blogumu şu an izleyen 26 kişinin bir ayrıcalığı da olmalı, hediyeyi kazanan kim olursa olsun; 26 arkadaşımdan birine de bir kitap yollayacağım.

 Yorum bırakan kişi, istediği kitabı da seçecek.
 Hadi bakalım.

26 Ağustos 2010 Perşembe

"Manzaradan Parçalar"- Orhan Pamuk


 Orhan Pamuk'un "Manzaradan Parçalar" adlı kitabının 26 Ağustos'ta çıkacağını duydum ilkin. Kıpır kıpırım o andan beri. İnternette paylaşılan birkaç yazısını da bir solukta okuyuverdim. Saatleri kurdum, bekledim.

  Çünkü, birkaç yazar vardır ki, yeni kitaplarını heyecanla bekliyor, çıktığı gün aceleyle satın alıyor ve sonra bitecek diye, o kitapları okumaya bir türlü kıyamıyorum. Bu duygunun bir adı da "vefa" olsa gerek; hayallerimi kuran, kurtaran yazarlarımın heyecanla beklendiklerini bilmeleri gerek diye düşünüyorum, koşa koşa kitabı almaya giderken.
  Kimi yönlerine hiç ısınamasam da, Orhan Pamuk da bahsettiğim yazarlardan biri. Orhan Pamuk'u bu heyecanıma dahil eden, onu "yazarlarım"a dahil eden en büyük sebep, "roman yazma tutkusu". Türkiye'de "yazarlık" denen yorucu ve çaba isteyen serüvenin bir meslek olarak algılanmasını sağlaması. Tanpınar'ı sevmesi sonra. Tüm kitaplarını okuduğum için artık onu bir dost, bir ağabey gibi hissetmem. Ve ciddi, ağırbaşlı duruşuna rağmen içinde bir hayalperest, bir yaramaz yattığına inanmam nedense. "Ben Masumiyet Müzesi'nin Kemal'i değil, Mösyo Flaubert'im." dese de ve kahramanların yazarından bambaşka biri olduğu gerçeğini bilsem de, onun Kemal gibi biri olduğunu içten içe bilmem belki de.
 
  Ve sebep ve sonuç önemli değil. 26 Ağustos'ta Pamuk'un kitabı çıkıyor ise, o gün diğer her işim ikinci sıradadır artık.
  "Bir film çekilse, tam da böyle sahneler içerirdi." dedim İletişim Yayınları'na varmaya çalışırken. Ara sokaklardan gitmeye çabalarken asla açılmayacak bir trafiğe takılma, işe geç kalmaktan ötürü yaşadığım gerginlik, Gedikpaşa'da mal indiren kamyonları sabırla bekleme tecrübesi... Hani sevgilisine yetişmeye çalışırken karşısına bir sürü engel çıkan ama yılmayan film kahramanları gibi.
 
  Sonunda İletişim'e vardığımda şöyle dedim nefes nefese: "Pamuk istiyorum!"
  Bu kitabı her yerden alabilirdim, bugün okuyamayacaktım nasılsa, hani yarın da alabilirdim. Ama ben tam da bu çileyi seviyorum işte. Matbaadan sıcak çıkmış bir kitap için yollar aşmak, onun için "geç kalmama" uğraşı, kitabın kendisinden daha değerli. ( Hayır, hiçbir şey kitaptan daha değerli değil.)
  Kendi mabedim yayınevime vardığımda, tüm günüm şöyle geçti ardından: Hangi işle uğraşsam sonunda yine Pamuk'a dönüp bir sayfa daha okuma hali. Çikolatadan bir parça alayım derken dayanamayıp birkaç parçayı yemek gibi, kitabı bir türlü elimden bırakmama ve işime döndüğümden kısa bir süre sonra, işe henüz başladığımı unutuvererek herkese kitap hakkındaki düşüncelerini sorma teşebbüsü.

   Ve, hiçbiriniz benim kadar şanslı değilsiniz: Orhan Pamuk'u yirmi iki yaşındayken tanıdığını ( 1974), o zamanlar ilk romanını yazmakta olduğunu söyleyen genel yayın yönetmenimizden, Pamuk'un ilk gençliğine dair kimi anıları dinledim günü bitirirken.

   Her şeyi abartma temayülünde olduğumu bilirsiniz. Ayrıca, evrende her şeyin masal olduğuna ve bize yakın ne varsa, büyülenme hakkımızın elimizde bulunması gerekliliğe inanırım. Bu da demek oluyor ki, çoğunluğun "sıradan bir kitap alma anısı" olarak gördüğü bu günü, hakkıyla ve büyülenerek yaşadım.
 
  Bu kadar kelam edip kitaptan hiç bahsetmemek... Bu da acemiliğime verilsin.
  Bu kitap, Pamuk'un hayat, sanat ve edebiyat hakkındaki denemelerinden oluşuyor. İletişim Yayınları Klasikler serisi için yazdığı önsözleri de ( Bence bu gereksiz) kitaba koymuş Pamuk. Bir röportajı da yer alıyor kitapta. Orhan Pamuk'un vazgeçemediği soslar: İstanbul, Nişantaşı, çocukluğu, 1970'leri bu kitapta da bulacaksınız.
  Bu yönüyle, kitap benim için bir tekrardan öteye gitmiyor. Yazarın tüm kitaplarını okumuş olduğum için bana artık yeni bir şey söylemiyor.
  Hatta, İstanbul'u anlattığı her kısımda fazlasıyla, anı- yaşantı kitabı "İstanbul"u, sevdiği roman ve romancıları anlattığı kısımlarla "Öteki Renkler"i hatırlattığını söyleyebilirim. Ve zaten Pamuk, artık yalnız bu konuları yazıyor. Farkındayız. Önemli de değil; her yazarın takıntıları vardır.
  Kitabı okumadan fazlaca önyargılı olmuş olabilirim: Eğer böyle bir hataya düştüysem okuduktan sonra tekrar yazarım.
  Benim bu kitabı niye aldığıma gelince; Pamuk yazdığı için zaten alacağım gerçeğini bir yana bırakırsak, yazarın romanlarına konmamış parçalar, notlar, çizimler olduğu için, önemli bir romancının el yazısıyla tuttuğu notları görmeme, evimde saklamama izin vereceği için, aldım bu kitabı.
  Yenilik yok mu? Yenilik saymıyorum ben; ama, "hayat" başlığı altında sigara böreğinin yapılışını bile anlatıyor anlatıcımız. Ayrıntıya düşkünlüğüne rağmen Pamuk bu kadar gündelik bir ayrıntıyı genelde yazmazdı. Kitaplarında kadın kahramanlar siliktir; ama annesi, tüm romanlarının resmi, ismi olan, gözümüzde canlandırılabilen tek kadını olarak görünüyor. Burda da böreği yapan, Pamuk'un annesi Şeküre Hanım'dır.
  Daha pek çok şey yazılabilir: Benimse derdim -bu kez- yazmak değil, okumak.
  Siz de alın, okuyun okutun. Pamuk'un denemeleri, romanlarından daha keyiflidir benim için. Elinizde kahveniz, göl kıyısında Pamuk denemeleri okumadıysanız, bu hayattaki en büyük keyiflerden birini kaçırıyorsunuz demektir.
  Yeni notlarımla yeniden yazacağım.
 
  Pamuk'un manzarası daim olsun.