18 Mayıs 2011 Çarşamba

Yeni Ödül Haberleri

   Uluslararası Man Booker Ödülü'nü bu kez Amerikan yazar Philip Roth aldı. Bu yazarı okumak isterseniz Türkçedeki kitapları (Baskısı tükenenler de dahil):





   Ve, Orhan Kemal Roman Ödülü'nün kırkıncısını, yazdığı ikinci romanı "Sırrımsın Sırdaşımsın"la canım Kâmuran Şipal aldı. Kâmuran Şipal'i çok severim, bu habere de o yüzden bir hayli sevindim. Necatigil'in yakın arkadaşı, Kafka çevirmeni, birçok güzel kitabı harika çevirmiş kişi ve güzel yapıtları... Bu kitabı okusanız siz de seveceksiniz eminim.
   Ödül, 2 Haziran Perşembe günü saat 10.30'da Beyazıt'taki Orhan Kemal Kütüphanesi Konferans Salonu'nda verilecek. (Kaynak: Zaman gazetesi) 





17 Mayıs 2011 Salı

Yuva Hapsi

YU


   Yakınımda olanların artık iyiden iyiye bildikleri bu konuyu bu zamana dek hiç yazmamışım. Hiç şikâyet etmemişim. Doğrusu, şaşırdım. Yazı, bilinçüstüne ait belki de. Ya da bilinçaltına öyle hâkim ki, unutmak istediklerimi bir bir unutturup bana özel bir vaha yaratıyor. Sonuçta ikisinde de ona minnettar olmam gerekir.
   Evimden söz etmemişim, diyorum. İçinde reçel pişen, canım evimden. Evime olan düşkünlüğümle Ziya Osman Saba ve Necatigil'in selefi olabilecekken her daim yemek kokan, misafiri bol evimin beni hapsettiği yaşayamama çukurundan. Saba gibi yazamama sorunumdan.
   Okulu nasıl bitirebildiğime, nasıl olup da birkaç yararlı iş çıkarabildiğime, kitaplar okuyup hatta düşünebildiğime şaşırdığım cehennem evim. Bebekleri, büyükleri, kahkahaları, kavgaları, şenliği bol “büyük evim”. Bu nasıl bir ikilemdir: Sen olsan onu çok mu severdin, sen olsan ondan nefret mi ederdin?
   Ve bu şenlikli, kapısı, telefonu sürekli çalan, sokaktaki dilencinin bile ilk durağı olan evimden, birlikte olmaktan bu kadar mutlu insanları arasından çıkan yalnız bir ben! Bu ayrıksılığımı uzun zaman kabullenemeyen, ama bir türlü başından da atamayan aile hisleriyle kucaklayan, alaya alarak durumu hafifletmeye çalışan ailem.
   Sizi bilmem; ama ben çok mücadele ettim. Yabanilikten utandım, her yazımda gördüğünüz gibi hiçbir şeyi beceremeyen bir âciz olduğum düşüncesine kadar vardırdım işi. Ama onları sevdiğim gibi, kitapları da sevdim, kalemi de sevdim. Benim bir başka aile gibi sahiplenip sarıldığım yabancı âlemi, onlar elbette benimsemeyeceklerdi. Onları da anladım. Bu ikircikli ve nereye tamamiyle bağlansam mutsuz olduğum iki dünyanın ortasında bana kala kala geceler kaldı.
   Bu evde nefes alamadım, bu evde yaşayamadım. Çok güldüm, çok öğrendim, büyüdüm, her karesine farkında olmadan ellerimi çizdim, ben onu sevdim. Gitmedim, cesaret edemedim. Özleyeceğimi bildim. Ama kitaplarımı, yazıları, düşünmeyi, yılları feda ettim ona. Bunun kıymetini bilecek mi, emin değilim.
   Her şeye rağmen, sırf içinde reçel piştiği için bile onu defalarca kez ben affettim. Bilsin isterim.
VA
   Hayatında güzelce bir bahçeyi nadiren görmüş, bir iki çiçek dışında hiçbir bitkiyi bilmez kentli döl ben, geçen yıl Eminönü'ne gidip sorup soruşturarak bir dolu çiçek almıştım. “Bu nasıl yetişir? Ne kadarda bir sulayayım?” dediğim o çiçekler, şimdi benim canım. Bakmayın bu kadar kenti, İstanbul'u sever duruşuma; ben her zaman topraklı, gökyüzü kokan yerleri daha çok sevmişimdir. Eşeği ancak fotoğraflardan bilirim; ama kentin içinde bulduğum nefes alma durakları ve ordaki hayvanlarla kan içreyimdir. Beykoz'da böyle bir yer bilirim, Bakırköy'de böyle bir yer.
   Dalga geçebilirsiniz, haklısınız da. Rasim Özdenören de “Kent İlişkileri” adlı kitabında benim gibi kentte doğmuş, kentten ayrılamayan; ama doğayı arayanlarla inceden inceye alay eder. Her bir kelimesine hak vermişimdir. Ama benim bu çiçeğe, toprağa, maviye sevgim kentten ayrı olmamalıydı, yaşamak ikisinden birini seçmek olmamalıydı, benim isyanım ona.
   İsyanı geçip çiçeklerime geleyim. Cahillikten birkaçını kurutup veballerini aldığım çiçekler bir yana, bir de bahar gelince (güneş açmasa bile) güzelleşen bir gülüm var. (Şimdi de içeri getirdim onu, annem: “İçerde sev; ama sonra yine balkona götür.” diye beni uyardı.) Her yandan tomurcuklanmış, süslenmiş, yeşilleri kırmızı şeritlerle donanmış; gelin gibi. İşte o geline 5 Mayıs gecesi Hızır'la İlyas'ı görür umuduyla beyaz duvaklar bağladık. Dileklerimizi kâğıda çizdik, sonrasında dilek gerçekleşene dek saklayacağımız parayı kâğıtla beraber bir mendile koyduk, mendili gül dalına bağladık. Bir yandan Hıdrellez'i anlatan o Balkan türküsünü mırıldandık. Gece, Hızır'la İlyas inecek diye beyazları giyip yattım. Grinin en soluğu sokağıma bakınca, geçen yıl aldığım gülün dallarına teşekkür ettim.
   Bir de Ahırkapı Şenlikleri, oynamaktan; saçma sapan barlarda değil de, hakiki bir eğlence yerinden, roman kahramanı insanlarından bu sene ayrılmak olmasaydı...


HAP   Ve edebiyat. Birkaç önerim olmadan bitirir miyim bu yazıyı? “Notos”, en sevdiğim konuyu işlemiş bu sayısında, üstelik şahane de bir kapakla. “Editörlük Bir Sanat” dosyasında, belli başlı editörlerin bu meslekle ilgili görüşleri alınmış, Türkiye'de editörlükten bahsedilmiş. Çok keyif aldım. Hatta keşke biraz daha detaylı olabilseydi, mesleğin en eski duayenlerinden de fikir alınsaydı bile dedim, yetmedi.
   Birçok editörden dinledim, kendi fikrim de budur: Türkiye'de editörün önemi henüz anlaşılmış değil. Ancak bunun konuşulmaya başlanması gerçekten güzel (Sektörle o kadar ilgileniyor olsam da, Murat Yalçın'ın yanına gittiğimde ilk sorum “Editör ne iş yapar?” olmuştu, unutmadım).
   “Notos”, edebiyat tartışmaları, soruşturmalarıyla edebiyatın güncelini tutan, yönlendiren bir dergi. Takip etmenizi öneririm. Bir sonraki yazıda, Notos'un dikkatimi çeken anket sonuçlarından da bahsedelim.

Sİ:
   Bu ay pek kitap okumadım, kitap eklerinden özellikle uzak durdum. Ama okumamış olmam, tavsiye vermemi engellemez, öyle değil mi?

   “Kumrunun Gördüğü”yle Sait Faik Öykü Ödülü'nü bu yıl Ahmet Büke aldı. Bir kitabın adında “kumru” geçiyorsa bence zaten sorgulanmadan ödül almalıdır. Kitabı henüz okumadım; ama tavsiye edeyim yine de. Büke, ödülünü Yaşar Kemal'in elinden aldı ve: “Yaşar Kemal beni biliyor her halde; sakın ödül aldın diye serme, çok çalış dedi.” diye anlattı sonrasını. Ahmet Büke, konuşmasında ödülü ona ilk kez Sait Faik'i okuyan abileri ve ablaları için aldığını söyledi. Hatta, uzun zaman Sait Faik'i sırf bu yüzden başka mahalleden bir Dev-Gençli sandığını da.
   Ödüller diyorum, benim için bu kadar önemi olduğunu sanmayın. Benim için tek avuntusu, güzel bir kitabı bulma umudu vermesidir; başka bir ilgim yok.
   Bu ay içinde çıkan “Az” ve “Bazuka”ya da bir bakmak gerekir. “Türk Edebiyatı” dergisi de bu sayısında benim gibi bir kahvehane araştırmacısının reddedemeyeceği bir kahvehane dosyası yapmış.
   Ama asıl, sanki ülkede hiçbir şey ar ve haya duygularımızı incitmiyormuş gibi, tüm suçu edebiyata yükleyen, edebiyattan bihaber kurula inat Burroughs'un “Yumuşak Makine”sini okumanızı öneririm. Sonraki yazıda bundan da bahsedelim.
                                  * * *
   Ve evet, aslında hepimiz mahpusuz o evlerde.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

"İnternetime Dokunma" Yürüyüşü

Yarın Taksim'deyiz. Yapmamız gereken sadece 14.00'te orda bulunmak. İşi olan, olmayan herkes bir on dakika bile olsa orda olsa, birçok şey değişecek.

Son Daktilo Fabrikası da Kapandı!

   Geçen yazılardan birinde son daktilo fabrikasının kapandığını söylemiştim. Muhakkak ki duymuşsunuzdur; ama duymayanlar için 24 Nisan tarihli haberi burda paylaşıyorum.





"Hindistan’da bulunan dünyanın son daktilo fabrikası olan Godrej and Boyce kapısına kilit vurduğunu açıkladı. Üretimi durdurduğunu açıklayan Mumbaili şirket, stoklarında sadece birkaç yüz daktilo bulunduğunu bildirdi.

   Bilgisayarın kullanılmaya başlamasıyla hızla kan kaybeden daktilonun Hindistan’da hâlâ kullanıldığını söyleyen şirketin Genel Müdürü Milind Dukle, 1990’larda yıllık 50 bin daktilo sattıklarını, ancak son 10 yılda Hindistan’da da daktiloya olan talebin azaldığını söyledi.

"2009 yılına kadar 10 ile 12 bin arasında daktilo üretiyorduk. Son iki yılda bu rakam iyice azaldı ve geçtiğimiz sene 800 daktilo satabildik ve üretimimizi durdurma kararı aldık" diyen Dukle, "Elimizde kalan son sipariş bir Arap ülkesinden gelen 200 adet sipariş. Bunları teslim ettikten sonra artık üretim yapmayacağız" diye konuştu.
Kaynak: Trt.gov.tr.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Daktilolar ve Yazarları

   Şair Serkan Işın paylaşınca gördüm, hadi blogumda da dursun.

   Son daktilo fabrikası geçen ay kapandı, artık hiçbir yazarı daktilosuyla göremeyeceğimiz için daha da mazi. "Yazarlar ve Daktiloları" desem daha iyiydi, başlık da buydu Guardian'da. Ancak daktilo ve kalem bir adım önde bence; yazarın daktilosu olmaz, daktilonun yazarıdır o.
  
   Fotoğraflarda daktilonun yıldan yıla değişimini görmek de mümkün.
  

Françoise Sagan-1955

Gazeteci Hunter S. Thompson-1976



Agatha Christie kendi kitapları arasında

Margaret Drabble evinde, 1974


Tennessee Williams


Angela Carter. Benim odamın ikizi.


Audrey H. edasıyla Helen Gurley Brown, Park Avenue, sene 1965

JG Ballard, 1989

John Cheever, New York, 1979

Ralph Ellison, Roma, 1957

William Faulkner balkonda bir senaryo üzerinde çalışıyor, Hollywood, 1940'lar.

George Bernard Shaw, 1929

Ernest Hemingway, "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u yazıyor, Sun Valley, 1939.
Philip Roth
Patricia Highsmith, 1976
Brendan Behan, 60'lar.

Carson McCullers, 1961


Martin Amis, 1981



9 Nisan 2011 Cumartesi

İstiklal Kitabevi Kapanıyor

   İstiklal Kitabevi de kapanıyor. Ne desem bilmiyorum. Üzgünüm. Bir kitabevini anlatırken hep sonradan kapanacaklarını bilerek anlatıyoruz. Kaderleri bu ülkemizde.
   Ve kitabevi sahibinin son notu:


 
 

15 Mart 2011 Salı

Film Çözümlemeleri-"Kıskanmak" Hakkında



 Duyduğum en güzel haberdi bu! Bana e-posta yoluyla gelmiş, sizinle paylaşmak istedim. Ben muhakkak orda olacağım.
 Bu arada, Nahid Sırrı Örik'in "Kıskanmak" adlı romanı ve Zeki Demirkubuz tarafından çekilmiş filmi hakkında yazdığım yazıyı şurdan okuyabilirsiniz.

 Ve evet, çok güzel bir tez. Konuyu kıskandım. Özge Soylu tarafından yazılmış.
 "Nahid Sırrı Örik, Kıskanmak ve Psikanaliz".

7 Mart 2011 Pazartesi

NÂZIM BANA SESLENİR GİBİ: "BÜYÜK İNSANLIK"


   Güzel şeylerden bahsedelim bugün.

   Bir ay öncesini hatırlayalım. Biliyorsunuz, bir ses kaydı ortaya çıkmıştı ve bu bantta Nâzım Hikmet şiirlerini okuyordu. Bu yeni çıkan bant kadar heyecan verici bir ayrıntı da, Nâzım'ın daha önce bilinmeyen iki şiirinin de kayıtta yer alıyor olmasıydı.
   Sonradan öğrendiğimize göre, Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından 1961'de gerçekleştirilmişti bu kayıt (Şair, 1965'e kadar yasaklı kaldı) ve bin bir tembihle, kimseye verilmesin diye oğlu Mehmet ve gelini Hughette'e bırakılmıştı. Aile de Nâzım'ın yasaklı olduğu seneler boyunca kayıttan kimseye bahsetmemiş, ancak bu günlerde Eyüboğlu'nun yayın hakları sahibi İş Bankası Kültür Yayınları'na söz etmiş; onlar da büyük bir heyecanla hemen kaydı yayımlamak istediklerini aileye iletmişlerdi (Hangi yayıncı heyecanlanmaz ki?). Kayıt öyle saklanmıştı ki, evin içinde bulunması bile bir hafta sürdü.1 Buradaki bir sorun da şuydu: Nâzım'ı yayımlama hakkı da Yapı Kredi Yayınları'ndaydı. O zaman bu kaydı kim yayımlayacaktı? İki yayınevi de kitabın hakkını birbirine devredip o onurdan mahrum kalmamak için birleştiler ve Türkiye'de pek örneği görülmemiş şekilde, kitap ülkenin en büyük iki yayınevi tarafından "ortak" yayımlandı. Kitap geçen ay çıktı; ancak ben bilerek kitabı aldığım bu günlerde size bahsedebiliyorum.
  
   Bin bir heyecanla aldığım bu kitapta iki yayınevinin de logosunu görmek beni mutlu etti. Başka bir ayrıntı var ki, Notos'un kitapları dışında hiçbir kitapta böylesine özenli bir tasarım görmemiştim. Kitabın sert kapağı, içinden çıkan cd, cd'nin üstü, içinde yer alan, Nâzım'ın annesi Celile Hanım tarafından çizilen portre, kitap sayfaları bana: "Böyle kitaplar yayımlanabiliyorsa biz normalde kitap diye bildiğin kâğıda para veriyormuşuz." dedirtti. Bu sebeple, ilk bakışta dahi fark edilebilen özenleri için, bir Nâzımsever olarak iki yayınevine de teşekkür ederim. Portreden bahsetmişken, bu portrenin de Bedri Rahmi'ye verildiğini ve ilk kez bu kitapta görüldüğünü not düşeyim.
  
   Cd'yi dinlemeye başladığınızda önce Bedri Rahmi'nin "Yalnız patırtı yapma şimdi" sesi duyuluyor. Ve Rahmi, "Mor" şiirini okumaya başlıyor. (Kaydın güzel yanı da iki şairin sesini aynı anda duyurması olsa gerek) Bunun sebebi, yasaklı olan Nâzım'ın bu kaydı bir gün bulunursa imha edilmesini önlemek. Polis baskın yaptığında, kasetten Bedri Rahmi'nin sesini duyacak ve böylece kayıt korunabilecek. Sonra da Nâzım sırayla 58 şiirini okuyor. Arada konuşmalarını da duyuyoruz (En heyecan duyduğum kısım). "Başlayayım mı Üstat" diyor şair, diğer edip de "Başla Reis" diyor sonra. Nâzım bir ara yoruluyor ve sıradaki şiir uzun olduğu için biraz dinlenmek istediğini söylüyor. Kaydın sonunda bir söyleşi de bulunuyormuş; ancak bu söyleşi Fransızca olduğu için cd'den çıkarılmış (Bence konmalıydı). Ve bu söyleşiyi Türkçeye Ali Berktay çevirmiş, kitabın son kısmında okunabilir.
  
   Tahmin edileceği üzre, ben cd'yi dinlediğimde heyecandan elim ayağıma karıştı. Yıllarca sevdiğim, şiirlerini okumuş olmaktan gurur duyduğum Nâzım ve biricik "Karadut"umun şairi Bedri Rahmi'nin sesini dinlemek, onların yanı başındaymışım yanılsamasını verdi ve gözlerim doldu. İçim dolu dolu dinledim cd'yi. Nâzım'ın bariton ve kendine has sesi, kimi harflere bastıran, bir hatip gibi söylediği "i"ler, "gülüm"ü en güzel söyleyen, normaldeki iddialı, baskın karakterine rağmen oldukça naif söyleyişi şaire daha yakın hissettirdi. Artık Nâzım yalnızca tarihten sevdiğim biri değil benim için.
   Nâzım ve Eyüboğlu bu kaydı her ne kadar Nâzım'ın sesinin Vera'ya kalması için yapmış olsalar da, bizim için böylesine mühim bir tarafı var işte. Bunun için belki de tüm yazarlar gelecekteki okurlarına seslerini bırakmalılar.
  
   Nâzım'ın "Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden" dizesiyle başlayan ve ilk kez ortaya çıkan şiiri ve yine harika bir "Bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatımız yalnayak" dediği, Türkçede ilk kez yayımlanan şiiri, diğer tüm şiirleri gibi yüklü, muazzam. Şaşırtmıyor. Bunları ilk kez şimdi okumak da şair sanki bugün yazmış gibi bir heyecan yaratıyor doğrusu. Bir tek "Vera'nın Uykudan Uyanışı" adlı, güzel bir kadının bileklerini izlediğimiz, puslu bir Rus tablosuna bakarmış izlenimi veren güzel şiiri okurken yadırgadım şairi. Çünkü ben bu şiiri içimden hep başka okurdum, öyle anlam kazanırdı. Ve ne tuhaf değil mi, şairine şiiri yakıştıramadım okuyuşta.

    Daha önce Hıfzı Topuz'un kayıtlarından Nâzım'ın sesine ulaşmıştık, biliyorsunuz. Kitapta öğrendiğimiz ayrıntıya göre, şairin yakın arkadaşı Hıfzı Topuz ve Güzin Dino'nun bile bu kayıttan haberi yokmuş. Nâzım denince bugün akla gelen M.Melih Güneş de bilmiyormuş. Yani tek şaşıran biz değiliz. Televizyonda bu kaydı anlatan Melih Güneş, yıllardır Nâzım'ın yabancı kaynaklarda söz edilen bir iki şiirini bulmaya çalıştığını, birini bu kayıtta bulduğuna çok sevindiğini (Üstelik o şiirler bulunsa bile Türkçeye çevrilecek, özünü kaybedecekti, bu has be has Türkçe; daha kıymetli), sırada bir şiir daha bulma hedefi olduğunu söylemişti. Edebiyat adına bu senenin en önemli olaylarındandı bu kaydın bulunması şüphesiz. Editörleri Melih Güneş ve Rûken Kızıler'e de teşekkür edelim özenlerinden dolayı yeri gelmişken.

     Kitabın, yüksek kalitesine rağmen herkese ulaşsın diye 14 liraya satıldığını söylüyor Raşit Çavaş. 2 İlk baskıda beş bin adet basılmış ve hedef de elli bin. Ocak ayında 30 bin satan kitabın baskıları tükenince şubatta 10 bin adet daha basılarak beşinci baskısını yaptı. Elbette Türkçenin en büyük şairlerinden Nâzım'ın kitapları milyonlarca satılmalı, her evde bulunmalı. Evinizde hiç Nâzım kitabı yoksa ve yeni okumaya başlayacaksanız bu kitabı almanız şahane olur.
  
   Bu ay, "Sözcükler" dergisinde de Nâzım'ın daha önce Türkçe yayımlanmamış bir yazısı ilk kez yayımlandı. Ve hatta şairin bildiğimiz doğum tarihinin yanlış olduğunu, gerçekteki doğum tarihini de öğrendik yakınlarda.
  
   Bu yıl, ondan çok haber alıyoruz, şanslıyız kısacası. Bir de, onu yalnız bir ideolojinin sözcüsü olarak gören, bundan dolayı yeren ya da sahiplenen insanlardan çıkıp şair yönünü unutmasak, önyargıları kırsak ve herkes, bir kez olsun onun şiir sesini duyabilse; bu yıldan daha ne isterim?
  
   Eşi Vera'ya bu kayıt için söylediklerini ekleyerek bitirelim yazıyı, çünkü ben daha güzel bir söz edemem:

"Sana tüm şiirlerimi banda kaydedeceğim. Yaşamımın tüm sesi seninle kalsın. Sonra Türkiye'ye de ver bu sesi. Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak. Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım."
   Oysa ölmesi yetmedi.


1.  “Büyük İnsanlık Kendi Sesinden Şiirler”, Yapı Kredi Yayınları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.IX
2.  http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=nazim-hikmet8217s-longtime-secret-reveals-2011-01-16

3 Mart 2011 Perşembe

Dünya Kitap Günü


Dünya Kitap Günümüz kutlu olsun.
Dünyadaki her şey kitaplar kadar güzel olsa, çirkin yalnız bir kelime olurdu.


Fotoğraflar, bookshelfporn'dan alınmıştır.

3 Şubat 2011 Perşembe

Röportaj: Köşe Yazarlarını Alt Üst Eden Blog

Mizahçı arkadaşlarının tespitiyle:
BİR GÜN HER KÖŞE YAZARI ONLARDAN BEŞ DAKİKALIĞINA KORKACAK


   Sizi bir blogla tanıştırmak istiyorum. Üst kısmında “haketmediği dükkânlarda sefa sürenler, bilmeyenler, bilmediğini sorup da öğrenmeyenler” yazan bu blogun yan tarafında Yılmaz Özdil, Hıncal Uluç, Hakkı Devrim'den Ayşe Arman ve Reha Muhtar'a kadar tüm köşe yazarlarının ismi var.
   Bu blogu tesadüfen gördüm, sonra saatlerimi blogda geçirdim ve tüm yazıları bir çırpıda okudum. Köşe yazarlarının tutarsızlıklarını, vahim hatalarını tespit eden ve kaynaklardan yararlanarak doğrusunu söyleyen Muhtesip, uzun zamandır okuduğum en güzel ve özgün blog oldu. Bir heyecanla kendilerine ulaşıp onlarla tanışmak, blogları hakkında konuşmak istediğimi söyledim ve Levent'le Burçin beni kırmadılar.
Üniversitede hocalarımdan biri, “Bugünün en büyük ihtiyacı, baştakilerin dün ne söylediklerini ve bugün ne söylüyor olduklarını karşılaştıran birileri.” demişti.
   Artan bloglardan ve internetle beraber düşen gazete tirajlarından sonra tüm dünyada “Köşe yazarına artık ihtiyaç var mı?” sorusu tartışılmaya başlandı. Bizde ise, köşe yazarları hâlâ halktan ayrı ve vazgeçilmez oldukları inancındalar desek karnımız ağrımaz.
   Muhtesip, Google çağında yazarların göz göre bu hatalara nasıl düştüklerini oldukça eğlenceli bir dille anlatıyor. Açık açık isim veriyor, meydan okuyor.
   Ve sanırım hocamın da dediğini yapıyor.
   Onlarla Muhtesip olarak yazarların vahim hatalarını, “sıradan üç okur” olarak da köşe yazarlarının bugününü, yarınını, şimdilerde sorulan “bloglar köşe yazılarının yerini alacak mı”yı konuştuk.
   Bugüne dek göz önündekiler konuştu, okur dinledi. Bugün artık belki de okurun konuşma vakti.



Cem Yılmaz yıllarca “Neden Sanat?” sorusuyla dalga geçti. Bir Ekşi Sözlük yazarına da sormaya çekiniyorum; fakat beni mecbur bıraktınız. “Neden Muhtesip?” Ve siz kimsiniz?
Levent:
- Blogumuzu takip eden bazı insanların düşündüğü gibi medya bağlantılı çalışan kişiler değiliz. Medya dışında tamamen farklı profesyonel uğraşlarımız var. Herhangi bir gizem oluşturmak için söylemiyorum ama hakikaten kim olduğumuzun büyük bir önemi yok. Yapmak istediğimiz şeyin tam olarak anlaşılabilmesi çok daha önemli. Yoksa, her gün işe giderken metroda karşılaştığınız herhangi iki kişiyiz.
Böyle bir blog kurmaya ne zaman karar verdiniz, sizi özellikle bu blogu açmaya sürükleyen yanlışlarla dolu yazı hangisiydi?

Levent:
- Okumayı öğrendiğimden beri gazete okuyan bir kişi olarak, yılların getirdiği birikimin isyan haline dönüşmesi yaklaşık 4 ay öncesine uzanır. Yıllardır gazetelerin köşe yazarlarını okuyup hayıflanmaktan sıkılınca geçen ekim ayında bu blogu kurdum. Bu kadar hatalı yazının arasında, böyle bir blog için beni harekete geçiren yazı ise, aslında küçük sayılabilecek bir hatayı içeriyordu. Güneri Cıvaoğlu'nun bir yazısında aktör Daniel Day Lewis'i ve onun oynadığı “Babam İçin” filmini ne kadar beğendiğinden bahsedip ondan sonra da filmden “7 Oscar'lı” diye söz etmesi, bende sabır taşının çatlamasına sebep oldu. Burçin'in de katılımıyla yalnızca dört ayda 300’ün üzerinde yazı girdik bloga.

Levent, medya bağlantılı olmadığınızı özellikle belirttin. Belki de bu sebeple eleştirilerde bu kadar tarafsız olabiliyor, her ismi ele alabiliyorsunuz. Size göre medyadaki herhangi biri sizin yaptığınız işi sizin kadar serbestçe yapabilir mi? Ya da siz yapabilir miydiniz?

Levent:
İşten çıkarmaların her zaman en yoğun şekilde yaşandığı bir sektör olan medyada bizim yaptığımız gibi bir çalışmayı halihazırda medya mensubu olan birisinin ismini, cismini alenen ortaya dökerek yapabileceğini çok düşünmüyorum. Mesela, Serdar Turgut, Habertürk'ün internet sitesinde başlattığı medya blogunda, sadece diğer grupların yazarları ve televizyoncuları ile alakalı yazılar yazıyor, eleştiriler yapıyor. Habertürk grubuna hiç yer vermiyor ve hatta yanlış hatırlamıyorsam, yer vermeyeceğini de bloga başlarken söylemişti. Bu nedenle başta söylediğim gibi, medyada çalışan bir kişinin bizim yaptığımız gibi bir çalışmayı yapabileceğini sanmıyorum. Varsayımlar üzerinden konuşmayı sevmem; ama ben medyada çalışsaydım ben de büyük ihtimalle yapamazdım.

TWİTTER YAZARININ KÖŞE YAZARLARINDAN ÇOK DAHA FAZLA TAKİPÇİSİ OLABİLİYOR

Burçin sana sormak istiyorum. Levent “her gün işe giderken metroda karşılabileceğiniz herhangi iki kişiyiz” dedi. Bence bu çok önemli. Sanıyorum internetin getirdiği olanaklarla sıradan okur, varsa tepkisini daha çok gösterebilmeye başladı. Belki eskiden yazarlara iletiliyordu bu tepkiler ve biz görmüyorduk. Sıradan okur, artık isyan mı ediyor?
Burçin:
- Bizim gibi tema haline getirmeseler de köşe yazarlarını eleştiren mecralar da azımsanmayacak sayıda. Ancak asıl isyan kendini aktif değil pasif surette gösteriyor. O da şu: Sıradan okur artık köşe yazarlarını önemsemiyor, umursamıyor, dinlemiyor bile. Bir köşe yazarı için hiçbir şey bundan daha kötü olamaz, olmamalı. Birkaç nesil önce kamuoyuna yön veren, yakın zamana kadar hiç olmazsa gündemi belirleyen köşe yazarları artık genç kuşak tarafından umursanmıyor. Bu gitgide yayılıyor. İyi bir internet sözlüğü ya da Twitter yazarının birçok köşe yazarından, ki ana akım medyada yazanlardan bahsediyorum, çok daha fazla takipçisi olabiliyor.
   Haklılar da. Sözlük sitelerinde, bloglarda, twit’lerde zeka pırıltıları, afallatıcı yeni bilgiler, geçmişe dair ortaya çıkan ya da yurtdışı kaynaklı yeni bilgiler, gazetelerde yer verilmeyen gelişmeler..vs. havada uçuşurken köşe yazılarında hâlâ “filanca parti gerici” ya da “falanca parti halk düşmanı” tadında, yüzeysel, yarım asırlık ezberler tekrarlanıp duruyor. Ne yeni bir bilgi ne bir zeka pırıltısı. Serbest atış yapıp tutturamayanlar da cabası....
   Biz ise yeni nesle kıyasla eski alışkanlığından kopamayan tipleriz. Onlar ağacı keselim gitsin derken biz hâlâ o ağacı meyve veriyormuş gibi taşlıyoruz. Onlar bu köseleden ayakkabı olmaz derken biz yine de dövelim belki bir iş çıkar diyerek uğraşıyoruz. Okurlarda bir isyan var ve bu isyan aktif değil, pasif ve bence bizim durduğumuz noktanın arkasında değil çok ilerisindeler.

Blogunuz her gün güncelleniyor. Her gün tüm gazeteleri okuyor musunuz? Hataları gördüğünüzde şıp diye çıkarıyor musunuz? Ya da bu çalışma temposunda kaynak karıştırma işini nasıl yapıyorsunuz?


Burçin:
- Her gün tüm gazeteleri okuyamayabiliyoruz. Hatta hiç gazete okuyamadığımız günler de olabiliyor; çünkü ikimizin de ciddi, ağır profesyonel yaşamı var. Blogumuzdaki tespitler çok mütevazı zaman aralığında yapılmış tespitlerdir. Araştırma konusunda muhtesip.blogspot.com/p/uluc.html adresindeki gibi kendi özelleştirdiğimiz Google arama motorlarını kullanıyoruz.

Levent:
- Hataları evet, belirttiğiniz gibi genelde şıp diye çıkarıyoruz. Çünkü, köşecilerimiz genelde kompleks, anlaşılması zor hatalar yapmıyorlar. Sağ olsunlar, daha bizim âciz bilgi dağarcığımızın ötelerinde çalışmalar yapan köşe yazarlarına pek rastlamadık. Kaynak karıştırma işi ise biraz daha farklı. Biz her ne kadar o yazılanın hatalı olduğunu biliyorsak da, bunu okuyucuya doğruluğu kabul edilebilir bir kaynak aracılığı ile vermeye çalışıyoruz. Yani iki kere ikinin dört ettiğini bilsek bile bu konuda bir matematik kitabını referans olarak işaret etmeye gayret ediyoruz.

Sitenize göre başınızın belası isim Yılmaz Özdil. Arkasından Hıncal Uluç geliyor (Hakkı Devrim'in en çok eleştirilen isimlerden biri olması da ilginç). Ben bu isimlerden daha çok yanlış bilgi veren yazarlar olduğunu düşünüyorum. Bu da belli yazarları bilerek es geçtiğinizi düşündürüyor.
“Mükerrer hatası olmasa blogumuzda pek anmayacağım Ayşe Arman” demişsiniz bir yerde de. Bu isimleri neden es geçiyorsunuz?


Levent:
- Öncelikle şunu söyleyeyim: Yılmaz Özdil'in her bulduğumuz hatasını yazmıyoruz. Çünkü o zaman siteye başka bir şey koymamamız gerekir. Buna rağmen en üst sırada ise, nedenini kendisine sormalı. Keza aynı durum Hıncal Uluç için de geçerli. Ayşe Arman'ı daha çok magazin yazarı sınıfında görüyoruz. Onunla ilgili yazı farklı bir konuda yaptığımız araştırma sırasında karşımıza çıkmıştı, o nedenle yazdık. Yoksa normalde site bağlamında tv eleştirmenlerini, spor ve magazin yazarlarını pek fazla takip etmiyoruz.
Belki zaman probleminden dolayı bazen atladığımız yazarlar olabilir ama “bilerek es geçme” diye bir durum kesinlikle söz konusu değil. Özellikle şu yazarın şu hatası vardı niye yazmadınız diye sorsanız, büyük ihtimalle verecek makul bir cevabımız olacaktır.


İNTERNET, KÖŞE YAZARLARININ ZANNEDİLDİĞİ KADAR BİLGİLİ VE YETKİN OLMADIKLARINI ORTAYA ÇIKARDI


Özellikle Nazlı Ilıcak'la ilgili yazınızda dikkatimi çekti. Yazarın Memurlar.net'i birkaç saniye araştırmaya bile gerek görmemesi garip. Siteniz bunun örnekleriyle dolu, belki de çıkış noktası o. Tüm ülkeye dağılan büyük bir gazetenin köşe yazarı, Google'dan önce bizi kandırdıkları zamanda mı kaldı, ne dersiniz? Neden birkaç saniye de olsa araştırmaya gerek duymuyorlar? Ya da Google çağında kendilerini neden hâlâ Tanrı sanıyorlar?

Levent:
- İnternetin basılı gazete kavramını öldürmeye başladığı, uzun zamandan beri konuşulan bir konu. Ama aslında ülkemizde gazetelerin bu sıkıntısının kaynağı, insanların gazeteyi bayiden almak yerine internetten okumayı tercih etmesi değil. İnternetin özellikle Türkiye'de yazılı basına vurduğu en büyük darbe, gazetelerin aslında doğru dürüst bir haber veremediğini ve köşe yazarlarının da zannedildiği kadar bilgili ve yetkin olmadıklarını ortaya çıkarmasıdır. Türkiye'de basının büyük telaşı bundan kaynaklanıyor. Bugün, eğer dil biliyorsanız, Guardian'ı tek tıkla önünüze getirip okuyabiliyor ve bir Türk gazetesi ile mukayese edebiliyorsunuz. Mukayese sonucunda da, çok büyük bir ihtimalle o Türk gazetesini satın almaktan vazgeçiyorsunuz.
   Köşe yazarlarımız zaten bilmedikleri şeyleri sorup öğrenme veya araştırma konusunda kesinlikle hevesli değiller. Bu blogu kurarken en çok onların bu özelliğine güveniyorduk ve maalesef bizi hiç haksız çıkarmadılar. Zaten eski kalemler diyebileceğimiz yazarlar artık sadece geçmişten kalan isimlerini kullanarak yazmaya devam ediyorlar. Bilgiye erişimin sınırlı olduğu “Karanlık Çağlar”da gazeteciliğe başlamış ve o zamanlarda isim yapmış olmaları en büyük avantajları.
Burçin:
- Bu konuda bir de örnek vermek isterim. Çetin Altan’ın şu iddiası vardır: TCK, İtalyan Faşist Ceza Kanunu’ndan alıntıdır, der. Oysa bu bilgi yanlış. Mussolini’nin Faşist hükümleri TCK’nın kabulünden sonra gerçekleşmiş. Bu örneği şunun için verdim: Elimdeki arşive göre Çetin Altan bunu ilk olarak 1960’larda yazmış. Tabii o zamanlar kimse bunu irdelememiş. Bu ve benzeri birçok iddia gibi bu da sükse yapmıştır. 1970’ler, 80’ler... İnternetten de kaynak gösterebileceğim 90’lı yıllardaki yazıları, 2000’lerdeki yazıları da var aynı ezberde. Ama bugün, 2011 yılında 12 yaşındaki bir çocuk bile Google’dan bu bilginin sağlamasını yapıp yanlış olduğunu derhal görebilir. Karanlık Çağlar’da “fırtınalar estirmekle” günümüz koşulları arasındaki farkı somutlaştırmak adına bu örneği verdim; Türkiye artık bunları aştı, aşmalı. Ben kendimi dahi 12 Eylül sonrasının kültürel çölünde büyümüş bir insan olarak görüp 1990 ve sonrası doğumlu neslin kültürel ve sosyal dinamikliğine imrenirken bu insanların kendilerini hâlâ otorite sanmaları üzücü.
 
Uzun zamandır üzerinde tartışılan bir konu, siz de belirttiniz. Blogunuzla alakası olmasa da fikrinizi almak istiyorum. Köşe yazarlığı bitiyor mu ve bitmeli mi? Bizim onlara ihtiyacımız hâlâ var mı? Ve eğer, köşe yazarlığı sonlanırsa, onun yerini alacak bloglardaki bilgi yanlışlarını nasıl temizleyeceğiz?

Levent: - Köşe yazarlığının biteceğini düşünmüyorum. Çünkü bizim medyamız haber ağırlıklı bir yapıya sahip değil. Her gazetenin verdiği haberler üç aşağı beş yukarı birbirinin aynı. Özel haber diye sunulanlar bile çoğu zaman ya önceden bildiğiniz şeyler oluyor ya da o “özel haberi” üç ayrı gazetede görebiliyorsunuz. Bugün gazeteleri birbirinden ayrıştıran yegane unsur, sevelim veya sevmeyelim, köşe yazarları. Bir gazetenin politikasının ne olduğunu köşe yazarları üzerinden anlayabiliyorsunuz. Habertürk gazetesi ilk kurulduğunda sanırım Fatih Altaylı idi, köşe yazarı gazetesi değil, muhabir gazetesi olacağız, demişti. Birkaç ay dayanabildi, sonra Elif Şafak, Bekir Coşkun, Amberin Zaman derken bütün köşeler dolduruldu. Belki, bir tek Taraf gazetesini, Türkiye gündemini değiştiren haberleri art arda patlattığı için biraz ayrı tutabilir ve orada haberin köşeye üstünlük sağladığını söyleyebiliriz.
   İhtiyaçlar kişilere göre farklılık gösterirler, bir köşe yazarına farklı nedenlerle ihtiyaç duyan insanlar olacaktır. Bazı insanların, bir köşe yazarından bilgi ve olayları değerlendirme yeteneği dışında beklentileri de olabilir. Kendi problemlerini, düşüncelerini, söylemek isteyip de söyleyemediklerini bir köşe yazarının yazdığını görünce mutlu olan, yalnızlık hissinden kurtulan insanların da var olduğunu biliyorum. Köşe yazarlarını sözcüleri olarak görmeye meyilli insanlar var. Kim bilir belki de bu yüzden, bazı gazetecilerin bir sonraki durağı siyaset sahnesi oluyor.
   Bloglar ve köşe yazarlarını inanılırlık açısından farklı değerlendirmeliyiz bence. Okuyucu köşe yazarına ilk etapta daha hoşgörülüdür. Çünkü, bir köşe yazarının belli yetenekleri var ki, bu adama köşe vermişler, maaş ödüyorlar, demek ki bir şey var bu adamda diye düşünür. Blog yazarlarında böyle bir koruma olmaz, okuyucu daha acımasız davranabilir, o nedenle çok fazla yanlış yapma lüksü olmaz blog yazarının. Okuyucu sayısı kadar düzeltmeni olur. O nedenle bloglar nedeniyle oluşacak bilgi kirliliği internetin genel kirlilik ortalamasının üstüne çıkmaz.

Burçin:                                      
- Gazeteler oldukça köşe yazarlığı da öyle ya da böyle var olacaktır. Bence asıl soru köşe yazarlığının itibarının iade olup olmayacağı. Arkadan gürül gürül gelen yeni neslin önünde sonunda bu bendi yıkıp basılı yayınlarda hak ettikleri yerleri alacağına inanıyorum. Liyakat eninde sonunda iltiması ezecektir, hep öyle olmuştur. Bizim yaptığımız da belki bir yanardağın patlamadan önce çekilmiş son fotoğrafı ya da İstanbul’un fethinden önceki Bizans’ta tartışılan konularının ana başlıkları gibi kaydedilmiş birer ibret vesikası olarak kalır.

Şöyle bir tespitim var: Bazı blog yazarları, köşe yazarlarından daha fazla araştırma yapıyor. Daha özgün yazılar yazıyor. Siz de bunlardan birisiniz mesela. Bu konudaki görüşünüzü merak ediyorum.

Levent:
- Ben bir adım ötesini düşünüyorum. Muhtesip yorum yazılarının yer aldığı bir blog olmadığı için, kendimizi dışarıda bırakarak diyebilirim ki, bugün herhangi bir blog yazarını, mesela bu siyasi konular üzerine yazan bir blog yazarı olsun, en büyük gazetenin en şöhretli siyaset yazarının yerine koyun, kesinlikle sırıtmayacaktır. Blog yazarları, her zaman çok bilgilidir manasında söylemiyorum ama köşe yazarlarının yeterlilik seviyeleri olması gerekenin o kadar altında ki, ortalama bir blog yazarının bu seviyeyi geçmesi hiç zor olmuyor.

   Futbol blogları bunun bir başka güzel örneği. Ana akım medyadaki spor yazarlarının çoğu, futbol üstüne yazan ortalama bir blogcu kadar yetkin ve konuya hâkim değiller. Ben mesela, sadece futbol değil, tüm spor dalları ile ilgili bütün gelişmeleri bloglardan takip etmeyi tercih ederim.

Sitenizde yer verdiğiniz, Vedat Türkali'nin “Fatmagül'ün Suçu Ne?” senaryosunun roman sanılması pek çok yazar tarafından düşülen bir hata olmuş. Burdan yola çıkarak soruyorum: Sizce köşe yazarları kitap okuyor mu ya da sadece birbirlerini mi okuyorlar?

Levent:
- Buna net olarak okuyorlar veya okumuyorlar diye cevap vermek mümkün değil tabii ama yazdıkları yazılara bakacak olursak ben kitap okumadıklarını düşünüyorum. Birbirlerinin yazılarını da, gazetelerin diğer bölümlerini de çok fazla okumuyorlar. Bu durumun yol açtığı bazı hatalar sitemizde örnekleri ile mevcut.

Burçin:
- Arama yapacaklar için anahtar kelimeler: Pişti, Gazete Okumayan Gazeteciler.
“Haketmediği dükkânlarda oturup sefa sürenler” demişsiniz. Bulunduğu yeri haketmeyen yazarlar olduğunu düşünüyorsunuz. Kim bunlar?

Levent:
- Çok büyük kısmı. Zaten yukarıda anlatmaya çalıştığım çerçevede kendilerini belli ediyorlar.


KOLTUK MERAKI KONUSUNDA EN ÖNDE KÖŞE YAZARLARI GELİR

Yazarlarımızın en büyük hatası nerde sizce?

Burçin:
- Fazla iddialılar. Sandıkları kadar bilgili olmayabileceklerini düşünmüyorlar. Sanıyorlar ki bulundukları konumu edinmiş olmalarının sebebi o konuda onlardan daha iyi kimse olmaması. Oysa “negatif seleksiyon” diye de bir olgu var. Sırf nüfuzu nedeniyle köşe yazarlığına getirilenler de var. Bunlar en azından kendilerini bilmeli. “Kişi kendin’ bilmek gibi irfan olmaz” demişler.
Levent:
- Kulaktan dolma bilgilere çok fazla rağbet ediyorlar. Kahvedeki adam size “şöyle şöyleymiş” dese ve o bilgi yanlış çıksa bunu normal karşılarsınız. Yüksek tirajlı bir gazetede köşesi olan biri bunu yapınca aynı hoşgörüyü göstermek zor. Tabii en büyük hataları, bütün yetersizliklerine karşın bulundukları makamı terk etmeme konusunda gösterdikleri çaba. Ne siyasiler ne de bir başkası... Koltuk merakı konusunda en önde köşe yazarları gelir.

Burçin: - “Köşe kadısı” diye de bir tabirin olması o açıdan çok mânidar.

Levent, bilgi de böylesine çabuk erişilebilir olmuşken hâlâ neye güveniyor olabilirler? Köşe yazarlarının fütursuzluğunda belki de bir nebze okurun ona sadakatle inandığını düşünmesinin etkisi de var, ne dersin?

Levent:
- Okur sadakatine tabii ki güveniyorlar, çünkü mesela benzer siyasi fikirleri paylaştığı bazı okurlarının kendisini hiçbir şekilde bırakmayacağının bilincindeler. Bildik söylemdir, “bu adam bizden, hata yapsa da görmeyelim” mantığı. Bence en çok güvendikleri, taraftarları olarak gördükleri bazı okurlarındaki bu sahiplenme duygusu. Tabii bunun kadar önemli bir başka güven kaynağı da yaptığı hatayı okurların nasıl olsa araştırmayacakları, soruşturmayacaklarına olan güven. Ben yazayım da nasıl olsa kimsenin bu yazdığımın doğru olup olmadığını araştıracak kadar merakı, bilgisi ve vakti yok diye düşünüyorlar. İşte biz bu düşüncenin karşısında durmaya çalışıyoruz Muhtesip olarak.

Blogunuzun en eğlendiğim kısmı, “Bir daha asla bu konudan bahsetmeyeceğim.” diyen yazarların tutarsızlıklarını, bir ay geçmeden aynı konudan beş altı kez daha bahsettiklerini ispat ettiğiniz yazılar. Kendi yazılarını çabuk mu unutuyorlar, bu rahatlığı okurun hafızasızlığı mı veriyor?


Burçin:
- Bence gerçekten yani safiyane unutanı da vardır ama önemli bir kısmı bahsettiği konuya ağırlık katmak, sözünde ne kadar ciddi olduğunu ifade etmek için bu yola başvuruyor. E tabii verilen söz de arkasında duran samimiyet kadar sağlam olabiliyor.
Sizin bilmediğiniz için karışamadığınız, “Birisi bir şu açılardan baksa şu yazılara” dediğiniz bir dil, uzmanlık alanı var mı?

Burçin:
- Köşe yazarları yazılarında dar çerçevelerin dışına pek çıkmadığı için öyle bir ihtiyacımız olmadı. Dilerim bir gün öyle bir ihtiyacımız da olur.
Levent:
- Burçin’in dediği gibi, sağ olsunlar bizi o yönden hiç zorlamıyorlar.

Dil konusunda gerçekten hassassınız. Bizde dil konusunda hassas olanlara “dil polisi” yakıştırması yapılır hemen. Böyle tepkiler alıyor musunuz?

Burçin:
- Ekşi Sözlük’te “matarama su ko” adıyla Hacivatlık yapmış olmam bu açıdan bir önyargı oluşturdu. Hacivatlık, Ekşi Sözlük başlıklarında yazımı standart hale getirme mekanizmasıdır. Beni bilen bazı yazarlar katıldığım blogun da yazım hataları üzerine olduğu gibi yanlış bir izlenime kapıldı ama bu doğru değil; çünkü zaten basit daktilo/dikte hatalarını es geçiyoruz ve yayımladığımız 313 yazımızın %10’u bile dil hatalarına dair değildir. Dil konulu olanlar da genellikle Hakkı Devrim gibi, bir kelimenin, ismin anlamını vermek iddiasında olup da hata yapan yazılardır. Yoksa kimseyi dahi anlamındaki de’yi ayırmamış, özel isimden sonra kesme işareti koymamış diye eleştirmedik. Lakin bu konuda otoritelik taslayıp hata yapanlar da eleştirimizi hak edenlerdir. Bence bu, blogumuzun amacını anlamak isteyenlerin dikkat etmesi gereken bir ayrım.

AYŞE HÜR'DEN TEPKİ ALDIK

Daha önemlisi, eleştirdiğiniz yazarlardan hiç tepki aldınız mı?

Burçin:
- Ayşe Hür’den tepki aldık. Aslında Ekşi Sözlük’te onun hakkında yazılan, bizimle ilgisiz bir yazıya karşı mesaj atmak istemiş; ama internet ağlarını nasıl örmüşse oradan blogumuza gelip yazıdaki eleştirilere olan tepkisini de bize yazmıştı. Kendisine durumu izah etmeye ve kendisine yönelik eleştirilerin hangisinin bize ait olduğunu, hangisinin olmadığını anlatmaya çalıştık. Ne kadar başarılı olduk bilemem tabii. Bizim yazılarımıza yönelik eleştirisi sarkastik olduğumuz yönündeydi, ki sarkastizm bizim üslubumuzun inkâr ettiğimiz bir yönü değil zaten.
   Bu alaycı üslûbunuzun yazıyı renklendirmekten daha çok “bu kadar basit hataya da nasıl düşüyorlar”ın tepkisi olduğunu, okuyucuda bu kanıyı daha da güçlendirdiğini düşünüyorum.
Burçin:
- Öyle gerçekten de. Fransız Devrimi’nin tarihini 3 eksik 5 yanlış yazmak belki vurgulanası bir hatadır ama üsluba pek bir etkisi yoktur mesela. Öte yandan Hıncal Uluç, “Kanuni’nin dört oğlu vardı.” yazıp ardından 5 tane erkek adı sıralayınca bu çok daha ilginç oluyor. Aynı şekilde Yılmaz Özdil’in “Ay yıldız sadece 3 takımın armasında olur diğerleri asla, 100 kere de şampiyon olsa armasına koyamaz!” iddiasını dile getirdiği 3 köşe yazısının altına Ay-yıldızlı Cizrespor, Elazığspor ve Bursaspor arması koymak çok daha üslup belirleyici oluyor ve alaycılığı asıl bu tür örnekler kaçınılmaz kılıyor. Hele ki Sayın Özdil’in spor yazarlığı da yapmakta olduğunu düşünürseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Levent:
- Öyle hatalar, o kadar enteresan yanlışlıklar yapıyorlar ki, bazen bizim bir şey söylememize gerek kalmıyor. Durumun kendisi yeteri kadar trajikomik oluyor.

                                         Editörler ya da eleştirmenler bir kitabı zevkle okuyamadıklarından      yakınırlar. Sizde de bu tür bir “meslek hastalığı” oluştu mu?                                                         
 Levent:                                                                                                                                               
- Aslında siteden sonra bu hastalık oluşmadı, bu hastalık oluştuğu için bu siteyi yaptık.                             
Burçin:                                                                                                                                                
- Ben köşe yazarlarının hatalarından usanıp köşe yazısı okumayı bırakmış bir okurdum. Bu blogu görünce okurluğa geri döndüm. Blogun benim üzerimde terapi etkisi oldu bile diyebilirim.                                     



Edebi kitaplarda durum nasıl?                                                                                                             
                                                                                                                                                               
Levent:                                                                                                                                                   
- Gazetelere göre, çok daha kötü durumda olanlar var. Bir konuyu derinlemesine inceleme iddiasındaki       akademik eserlerde bile feci hatalara rastlayabiliyorsunuz. Bu konuda da çalışmalarımız var, fırsat ve zaman bulduğumuzda farklı bir platformda onları da dile getirmek istiyoruz.                                                          



ELİMİZE DÜŞMEYEN YAZARLAR, DİŞE DOKUNUR HİÇBİR BİLGİ VERMEDEN GAZETE KÖŞESİ İŞGAL EDENLER

Hep fazla hata yapan yazarlar üzerine konuştuk. Sizce en az hatayla yazan yazar kim? Kimi elinize düşüremiyorsunuz?

Burçin:
- Elimize düşmeyen yazarlar köşe yazısında zaten bilgi vermeyen, arkasında hiçbir bilgi/veri desteği olmadan görüş yazan yazarlardır. Yani bir yazar eğer blogumuza konuk olmamışsa, olası istisnaları tenzih ederek söylüyorum, muhtemelen bunun nedeni onun bilgili olması değil dişe dokunur hiçbir bilgi vermeden gazete köşesi işgal etmekte olmasıdır.

Okurunu gerçekten ciddiye alan, yazısını kulaktan dolma bilgilerle değil, araştırarak yazdığı için takdir ettiğiniz isimleri ben yine de merak ediyorum. Kimler dükkânını hakediyor? Ya da hatalarını geçtim, sizler kimleri okumayı yine de seviyorsunuz?

Burçin:
- Hüseyin Hatemi’yi seviyordum, bıraktı. Sevan Nişanyan’ın dil üzerine yazılarını seviyordum, bıraktı. Başka aklıma gelen de yok. Çarklar benim beğenimin tersine işliyor galiba.

Levent:
- Sevan Nişanyan'ı ben de takip ediyordum, hatta bir deyimin anlamı üzerine bir müddet mail yoluyla bayağı bir tartışmıştık kendisiyle. Gülay Göktürk'ü Yeni Yüzyıl zamanından beri ilgiyle takip ederim. Yağmur Atsız'ın da köşesini okumayı seviyorum.

Her şeye faydacı yaklaşmak istemem. Ama blogunuzun okurlara faydası ne?

Burçin:
- Köşe yazarlarına kalite gelmesi gibi ütopik bir “görünür” amacı olsa da bunun çok uzak bir hedef olduğunun farkındayım ve öyle bir şey tabii ki ummuyorum. Bence blogumuzun okurlara faydası uzun vadede güvenilir bir başvuru kaynağı teşkil etmek, köşe yazarlarına kadar yayılan ya da köşe yazarlarından kaynaklanan yanlış-çarpık bilgilerin “itlaf” edildiği bir odak noktası olmaktır.

Levent:
- İnternetin olumlu yanları olduğu kadar olumsuz yanları da var elbette. Bugün birçok medya sitesi var ve genelde popüler yazarların yazılarını aynı gün sitelerinde insanlara ulaştırıyorlar. Yazı, böylece çok daha geniş bir mecrayla buluşuyor. Ama yazıda bir hata, bir bilgi yanlışı varsa, bu hata da aynı hızla internet kullanıcısının önüne gidiyor. Muhtesip'in esas amacı, o hatalı bilginin doğrusunu sanal aleme kayıt düşmek.

Burçin, köşe yazarlarına kalite gelmesinden bahsederken “ütopik” kelimesini kullandın. Sitenizi gören ya da okuyucu tepkisiyle karşılaşan bir yazarın yine de kılını kıpırdatmayacağına mı inanıyorsun?

Burçin:
- Mizahçı bir arkadaşım blogumuzu gördüğünde: “Bir gün her köşe yazarı Muhtesip’ten 5 dakikalığına korkacak” demişti. Bu da öyle biraz. Uzun vadede bir kıpırdanma olabilir: 5, bilemediniz 6 dakikalığına...

Levent:
- Siteyi kurarken, yazarlardan bir tepki gelmesini beklemiyorduk zaten. Daha çok okurlara dönük bir çalışma olarak düşünmüştük. Bu site bizimle, gazete okurları arasında bilgi alışverişini sağlama amacına hizmet ediyor. Köşe yazarları bu alışverişte bize hammadde sağlayan tedarikçiler konumundalar.

Yazıdan para kazanan birinin “de” bağlacını bile ayıramıyor olması bana hep acıklı gelir. Bu hataya en son Mehmet Ali Birand düştü ve Oray Eğin tarafından uyarıldı. Bugün de Birand'ın yıllardır birkaç “nesamesi okunmuyor” dediğini blogunuzda ispat ettiniz. Doğrusunu öğrenmek bu kadar zor mu? Ya da dublörleri düzeltmenlere fazla mı güveniyorlar?

Burçin:
- Aynı hatayı benim de yaptığım oluyor, herkesin olabilir. Yalnız düzeltmenlik konusunda şunu söylemek isterim ki medyada artık düzeltmenlik kurumu kaldığını sanmıyorum. Kaldı ki düzeltmen olsa bile yazar yine de okura karşı sorumludur. Düzeltmen ise yazara karşı sorumludur. Blogumuzdaki köşe yazarı hatalarının %90’ı da düzeltmen müdahalesiyle düzeltilebilecek ya da oluşabilecek türden hatalar değil zaten. O kadarı için özel asistan gerekir.

Yanlışsız yazmak mümkün mü? Ben sanmıyorum. Siz de bir yazıda “entelektüele” “entellektüel” demişsiniz mesela. Bunu ille dil anlamında da söylemiyorum, yazar yanılamaz mı? Hatanın ne kadarını hoşgörmek caizdir acep?

Burçin:
- Yanlışsız yazmak tabii ki mümkün değil; hiçbir yazarı “entelektüel” yerine “entellektüel” yazdı diye blogumuza konuk etmeyiz. Hatanın okurlara sirayet etmeyecek olanını hoşgörmek bence caizdir.

Levent:
- Biz yanlış yazdığımızda zaten bizi takip edenler muhakkak o yazının altına yorum yazar ve hatayı belirtirler. Biz de hata olduğuna ikna olursak düzeltiriz. Medyadaki büyük köşe yazarlarından olmadığımızdan komplekslerimiz yoktur bu konuda.

Burçin:
- Yazarın yanılmasına gelince, gözden kaçıveren nadir hatalardan bahsediyor olsaydık bir okur olarak yazarlardan beklediğim asgari özen yükümlülüğü hakkında edebiyat parçalamak isterdim ama durum şu: 4 ayda 300’ü aşkın yazı çıkardık ve bazen hataları tespite zamanımız yetmiyor.

Levent:
- Yazarlar fikirlerinde, yorumlarında, görüşlerinde yanılabilirler. Ama, bilgiye giden yolların eskiye göre daha açık olduğu bu çağda yanılma çok hoşgörülebilir bir şey değil. Mesela, biz sitede hiçbir yazarın fikrini, düşüncesini tartışma konusu yapmıyoruz. Biz net ve somut bilgilerde yapılan hataları konu ediniyoruz. Onda bile bazen Burçin ile bir yazıyı yazmadan önce saatlerce tartışabiliyoruz. Bunu yazmayalım, bu bir hata değildir veya konuya şuradan yaklaşmalıyız gibi... Biz amatör bir çalışmada bu kadar emek harcıyorsak, profesyonel köşe yazarlarından çok daha fazlasını beklerim ve hatalarını da o kadar kolay hoşgöremem. Buna rağmen, Burçin'in de altını çizdiği gibi 4 ayda 300 yazı yazdık, ama bir o kadarını da önemli görmediğimizden veya zaman yetmediğinden dolayı siteye koyamadık.

Sizinle daha evvelki konuşmamızda kitaplarla ilgili çalışmalar da yapmak istediğinizi söylemiştiniz. Sonraki hedefiniz nedir, gazetecilerden sonra sıra kime gelecek?                                                       
                                                                                                                                                                  
Levent:                                                                                                                                                     
- Daha önce belirttiğim gibi, özellikle akademisyen unvanlı yazarların kaleme aldığı kitaplar üzerinde               çalışmalarımız sürüyor. Belli bir olgunluğa geldiğinde bunları da değerlendireceğiz.                                         

Teşekkür ederim. Çok keyifli bir sohbet oldu.
- Biz teşekkür ederiz.




Muhtesip'ten Bir Yazı

Üvercinka                                                                                                                                                 
Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gösteri dergisinde çıkan bir yazıya sinirlenmiş ve bugünkü yazısında şiiri ve şairi ne  kadar sevdiğini anlatmaya çalışmış.                                                                                                              
Yazıyı okuyunca anladım ki; Ece Ayhan’ı sevmek, onun şiirini okumak isteyen herkesin Haydar Ergülen’den, geçmişte devrimci olduğuna dair bir “temiz kâğıdı”getirmesi gerekiyormuş.                                                                                                                                         
                                                                                                                                                                  
Şair isimlerini de bir bir sıralayıp, ne kadar şiirsever olduğunu güzelce ifade ettikten  sonra yazdığı şu satırlar   işi biraz bozmuş gibi :                                                                                                                               
“Artakalan Zamanda” CD’sinin yazılarının birinde, “Bizim kuşağın her üyesinin şahsi  kütüphanesinde mutlaka bir ‘Üvercinka’ vardır” diye yazmışım. Meğer yıllardır kütüphanemde “bana yasak kitaplar” saklıyormuşum.  Çok özür dilerim Aziz Ece Ayhan. “Asker  kaputu” giymiş etik nöbetçilerinizin izni olmadan kitaplarınızı satın almışım.                                                                                                                                                     


Özrünüzü Ece Ayhan'dan değil de Cemal Süreya'dan dileseniz daha iyi olur. Çünkü bahsettiğiniz  Üvercinka,  Cemal Süreya'ya ait bir şiir kitabıdır.                                                                                                            












29 Ocak 2011 Cumartesi

Gündelik-II: Frida Kahlo, Kot İşçileri Konseri, Özdemir Asaf

   Size son yazımda bahsettiğim, silikozis hastası kot işçileri yararına düzenlenen konserdeydim 25 Ocak akşamı. Bir saat belgesel gösterimini de katınca beş saat süren, yorucu bir konserdi. Ancak hiçbir konserde örneğine rastlayamayacağınız çeşitlilikte olduğunu söyleyebilirim. Her yöreden türkülerle Türk Halk Müziği, rock, pop, ritm, dans, belki bir nebze arya... Tüm destekçi sanatçılara ve derneğin kurucuları, emekçileri Yasemin Göksu ve eşi Mehmet Demir'e teşekkür ederim. Özel bir teşekkür de, İspanya'dan bu konser için gelen ve tüm masraflarını kendisi arşılayan Oryantal Christiane Azem için. Gecenin yıldızları ise bence- Leman Sam sevdama rağmen- Mor ve Ötesi'yle Marsis'ti.


Konser arasında, derneğe ait ve yine bağış amaçlı rozetler, afişler, gösterimi yapılan belgeselin ve silikozis konulu kısa film “Dönüş”ün cd'leri satıldı. Ben Serdar Yıldırım'ın çektiği bu filmi ne zamandır merak ediyor ve arıyordum, tabii bu fırsatı kaçırmadım.
   Gece yarısına doğru bittiği için oldukça yorulsam da, gidebildiğim için gerçekten mutluyum.

   Yeri gelmişken bu bağış konserlerine nasıl baktığımdan da söz edeyim: Bu, bana etik gelmiyor. Yani yaptığınız bağışın karşılığını aldığınız zaman aslında bağış yapmış sayılmayabilirsiniz bile. Kurumlar, bağışları artırmak ve seslerini duyurmak için elbette böyle etkinlikleri düzenlemek zorunda kalıyorlar. Bu konserlere gidip onları desteklemek önemliyse de, seyircinin bunun gerçek bir yardım olmadığını bilmesi gerek. Bunun gibi karşılığını aldığın hiçbir yardım da gerçek bir bağış sayılmaz bana kalırsa. O sebeple asıl destekçiler, derneği bu zamana kadar yaşatan o isimsiz ve yardımsever insanlardır.
   Konserin sonunda sahneye çıkan silikozis hastalarını ve küçük çocuklarını görünce hakikaten çok üzüldüm. Para için canlara kıyılıyor. Düşünün, bu fotoğraftaki çocuklar, eğer babaları tedavi edilemezse, yakın zamanda babasız kalacaklar. Yalın gerçek bu. Ne olur, siz de elinizden geldiğince duyurun bu mücadeleyi. Hayatımız, yemekten içmekten uyumaktan ibaret olmasın, bir canı belki kurtarırsınız; hayatımızı anlamlandırırız.

                                                                             * * *
Kocası Rivera'yı kucağına almış Frida
Frida Kahlo, Evreni Kucaklayan Aşk, Toprak(Meksika), Ben, Diego ve Senyor Xoleti, 1949
Bunun ardından bahsetmek biraz yersiz olacak. Ama ha yazdım ha yazacağım derken neredeyse sergi sonlanacak diye hakkında bir iki kelam edeyim dedim. Frida Kahlo ve eşi Diego Rivera'nın resim sergisinden bahsediyorum. Benim gibi resmin teknik tarafından çok fazla anlamayan biri için bile büyüleyici bir sergiydi. Frida'nın otoportreleri, neşeli renkleri sizi o anda çarpmasa bile sergiden çıktığınızda aklınıza kazınıyor; olur olmadık yerlerde hatırlıyorsunuz. Rivera, Frida'dan daha kıdemli bir ressam; fakat ben yine de Frida'yı tercih ederim.
   Pera Müzesi'nde 20 Mart'a kadar sürecek bu sergi, Türkiye'ye ilk kez geliyor.
   Renkli ve kendine has kıyafetleriyle, Rivera'yla yaşadıkları sallantılı aşkla hep merak uyandıran bir kadın oldu, hatta filmi bile çekildi Frida Kahlo'nun. Müzenin bir köşesinde, onun hayatını anlatan bir belgesel de dönüyor sürekli, izleyebilirsiniz.

Karakalem. Ayrıntılar insanı sarsıyor.
   Genç kızlığında, yaşlı bir adam olan Rivera'yı daha tanımadan sanatına âşık olup onunla evleneceğini söyleyen, sonunda haklı çıkan, Rivera'dan bir çocuk hayatının büyük isteğiyken hastalığı sebebiyle çocuk sahibi olamayan Kahlo'nun tabloları, onun hayatı bilindiğinde daha da anlam kazanıyor. Sürrealist resme yöneldiğinde hep ayakları çizmiş (bir ayağı daha kısa olduğu için; ömrü boyunca, ona tarzını kazandıran uzun etekleri giymesinin sebebi de bu) ve düşük yaptığında çizdiği cenin resmi, kanaması olduğunda Rivera'nın onu çizdiği resim beni sarstı. Acısını resimden bile hissettim, çok çarpıcı; muhakkak görmelisiniz.

Frida'nın ilk sergisine ait bir davetiye de sergilenenler arasında.



Gitmişken realist Rus resimlerini de görmek şahane oldu. Bu tablolar da Rus Devlet Müzesi'nden ilk kez getiriliyor. Tolstoy'un da bir portresinin bulunduğu bu sergiyi anlatacak kelime bulamıyorum; çünkü ben hakiki anlamda Rus ressamları hayranıyım. Gerçekliğe, renklere hayretle bakmamak elde değil. Simsiyah bir fonda, simsiyah kıyafetiyle çizilen bir portrenin nasıl da fonla karışmadığını, kadifeymiş gibi görünen elbiseleri (Resimde bunu nasıl yaparlar, aklım almıyor), devasa bir pazar yeri tablosu (şaheser), hepsi hepsi birer şaheserdi. Bunların bir ikisini burda paylaşsam bile yakından görmenizi tavsiye edeceğim; çünkü burada hakikaten sıradan birer resim gibi görünüyor. Fırçaların izine kadar görebildiğiniz bu resimleri yakından görmeden ve realist sanatı tanımadan hakikaten hiçbir sanatla uğraşmamak gerek. Bu resimlerle Tolstoy'un, Dostoyevski'nin eserleri adeta canlanıyor.
Nikolay Yaroşenko, Yazar Lev Tolstoy'un Portresi, 1894

Kapiton Zelentsov, Piyotr Basin'in Atölyesi, 1833

 

Bu, yaklaşık 3 metre boyutunda bir resimdi. Mutlaka yakından görülmesini öneririm.
Konstantin Makovski, Maslenitsa Bayramı'nda St.Petersburg'da Admialteyski Bulvarı, 1869
   Alt kattaki Oryantalist koleksiyon sergisinde Osmanlı'yı resmeden tablolar, “Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı ünlü tablonun aslı, Osman Hamdi Bey'in diğer bir iki tablosu ve dönemin İstanbul'unu da gitmişken görünüz. Bilen bilir, kahvehane araştırmacısıyım; kahvehaneye ait tablolar zaten beni heyecanlandırmaya yetti. Bu sergiye ikinci kez gidiyorum ve bu seferde de ilki kadar hayran oldum. Hareme dair tartışmalar da bu denli artmışken gidip yabancı ressamların hayal ettikleri haremi çizdikleri tabloları görmek fena fikir değil.
   Pera Müzesi, Meksika, Rus ve Osmanlı tablolarını (Oryantalist demek daha doğru) aynı anda sunuyor. Hatta eski çağlardan bu yana Anadolu'da kullanılmış ağırlık ve ölçülerinin sekiz binden fazla parçasını da görebilirsiniz müzede.
   Hiçbir sergiye gitmemiş, resmi de fazlaca bilmeyen biri iseniz bile, gözünüzü ve ruhunuzu sadece burayı gezerek bile doyurabileceğinizi iddia edebilirim.
   Kahlo ve Rivera sergisini başladığından beri 25 bin kişi ziyaret etmiş, bunu da belirteyim.
                                                                              * * *

28 Ocak'ta 30. ölüm yıl dönümüydü Türkiye'nin en çok sevilen şairlerinden Özdemir Asaf'ın. “Türkiye'nin en çok sevilen şairlerinden” tamlaması, öylesine bir tamlama değil. Hangi şiirsevere şair ismi sorsam onun adını vermiştir. Benim de küçüklüğümde aldığım üçüncü şiir kitabı ona aitti.
   Kızı Seda Arun o gün Cumhuriyet'te ne güzel dedi:

“... Ama babam: “Bir insan bir insanı bir şey görür, bu hayattır. / Bir insan bir insanı birçok şey görür, bu sevgidir. / Bir insan bir insanı her şey görür, bu aşktır. / Bir insan bir insanı hiçbir şey görür, bu doğu’dur. / Bir insan bir insanı görmez, bu ölümdür” der.
   İki ay süren kısa hastalığının ardından babam gitti. Benim babamı “görmez”liğim 30 yıldır devam ediyor.
   Ama Özdemir Asaf yaşıyor.”
                                                                   * * *
Not: Bir kehanet mi gerçekleşiyor: Amazon, 2010 yılının ilk üç ayında sattığı e-kitap sayısının basılı kitabı geçtiğini duyurdu.