20 Temmuz 2010 Salı

Kitapta Devrim: E-kitap Vakası

İdeefixe'in başlattığı e-kitap işinin yakın takipçisiyim. Bu iş nedir diye soracak olanlara kısaca açıklayayım: Kimi yayınevleri, kitapları bir de e-kitap formatına sokacak ve İdeefixe üzerinden satmaya başlayacaklar. Bu yayınevleri içinde Yapı Kredi de var.

Baskı, matbaa, kağıt masrafları ve emeği olmadığından bu kitapları çok daha ucuza satın alabileceksiniz. İdeefixe, kitapları okuyabilmek için- şu an bence fazlaca pahalı olan- makineler de satıyor. Bu makinenin bir de kalemi oluyor; siz kitabınızın kenarına notlar...vs. alabiliyorsunuz. İphone kullanan ve telefonundan kitap okuyanlar için bu çok yeni ve değişik bir haber değil; ama bunun bir yönü var ki, iç rahatlatıcı. Kitabı yasal yoldan okuyorsunuz ve bu şekilde yazarı da kazanıyor.
Peki, bu şekilde korsanı nasıl engelleyecekler derseniz, bunun dünyada uzun yıllardır var olduğunu ve denenmiş yöntemler olduğunu söyleyebilirim. Sizin satın aldığınız kitap, yalnız o makineden okunabiliyor olacak ve asla kopyalayamayacaksınız. Ve size de bir şifreyle verilecek zaten, bu şifre de kırılamıyor.
Dediğim gibi, dünyada çok yaygın.

Bana soracak olursanız, eskiler insanı olduğumdan ve kitabın kutsiyetine inandığımdan ben çok sıcak bakmıyorum bu projeye. Ama, kitaplarımı her daim yanımda taşıyabilecek olmam- tatilde...vs.- da kulağa hoş geliyor.
Bu işin yakın takipçisi olduğumu söylemiştim. Çünkü, tüm yazarların, varislerin sözleşmelerini ben hazırladım, onlara ben gönderdim. Kabul edenleri, reddedenleri de biliyorum hâliyle. Sözleşmeleri gönderdikten sonra gördüm ki, yazarların çoğu bu e-kitap olayından habersiz, ne yapmaları gerektiğini bize soruyorlardı. Bir kısmı, dijitale karşı olduğundan, kağıda basılmayan bir kitabı düşünemediğinden hemen reddetti. Bir kısmı, kitaplarının ileriki basımları için endişe ettiğinden kabul etmedi. Ama büyük oranda ikna ettiğimizi söyleyebilirim.
Bu iş beni oldukça yormuş olsa da, bu tarihi olayı aşama aşama takip edebildiğim için kendimi şanslı sayıyorum (Yayınevinde 3000 kitap olduğu düşünülürse, yorgunluğumun nedeni anlaşılabilir.).
Yazar kaprisi denen en sert bürokrasiyi aşabilirsek, yakında "dijital kitap" hakkında 20 yazarla yapacağımız röportajın da haberini vereyim şimdiden. Yazarları konuşmaya ikna etmek bile büyük mesele; ama bir yolunu bulacağım.
Velhasıl-ı kelam, kitapta yeni bir devre başlıyor. Bana sorarsanız, çevre için kağıt israfının azalması çok güzel olmakla birlikte, bu kadar dijital olmak benim yine de canımı sıkıyor. Ben kitapları yine biriktirecek, yine kağıdın kokusuna âşık olacağım.
Unutmadan, ilk e- kitabın Van'da bir öğretmen tarafından satın alındığını da not düşeyim.
Bu arada, merak ettiğiniz bir şey olursa, elimden geldiği kadar cevaplamaya çalışırım.



Not: Şu an o aletlerden satın alanlara, Can Yayınları'ndan 267 lira değerinde 25 kitap hediye ediliyor, alacaksanız kaçırmayın!

11 Temmuz 2010 Pazar

Kitap Günü



Dün, güzel bir gündü. Hani yazıda, nasıl geçireceğim bu günü, harcayacak mıyım yoksa diye endişelenip duruyordum ya, cevabı "hayır" diye rahatça verebiliyorum şimdi ne mutlu ki.
En sevdiğim yerdeydim. Huzur dolu sığınağımda( Herkesin bir sığınağı, ne zaman gitse içindeki tüm sıkıntıyı attığı gizli bir yeri olmalı.) çınarın altında oturmuş, kitabımı okuyordum. Güzel bir çayı katık etmiştim okuduklarıma.
Çok güzeldi, huzurbaz.
Cumhuriyet Kitap Eki'nde haberini görüp koşa koşa Murat Yalçın'ın yeni çıkan kitabını almaya gittim sonra( "Hafif Metro Günleri").
Yıllar önce edebiyat dünyasında fırtına koparan, benimse hâlâ okumamış olduğum "Unutma Bahçesi"ni de atıverdim sepete.


Diğer kitap da, en güzel hatıralarımdan biri olan Selim İleri'nin kitabı. Murat Yalçın hediye etmişti. Çay bahçesine giderken hani belki okurum diye yanıma almıştım, bu vesileyle de onu da çekeyim dedim.



Haberiniz yoksa dile getirmenin vaktidir: Nazım Hikmet'i seviyor iseniz bu ayki NTV Tarih'i mutlaka alın. Nazım Hikmet'in bilinen kitaplarının dışında bir kitabı bulundu. Dergi, oldukça güzel bir dosyayla bu konuyu inceliyor. Doyurucu olmuş dahası. Ayrıca, Hıfzı Topuz'un arşivinden Nazım Hikmet'in ses kaydını( bir röportaj, bir de şiir okuması) içeren bir cd hediye ediyor NTV Tarih.



Sırf bu cd'ye milyarlar verirdim.

İyi ki edebiyat var.


Not: Füsun Akatlı geçen hafta vefat etti. Bir yazıda ele alırım diye düşünerek not düşmemiştim. Oysa ölümlerin ardından yazı yazmak zor. Madımak'ta ayrılmak zorunda bırakıldığı Metin Altıok'a kavuştu şimdi. Üzülsem de, bunu düşünüp bir an gülümsüyorum.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Madımak, Unutmadım Seni




Bu ülkenin her şeyini sevdim.
Bu ülke sadece güzelliklerden oluşmuyordu. Ama ben çirkinliklerini de sevdim.
Üçüncü sayfa haberlerinin boyutuna şaşırsam da, aksaklıkları görsem de, bu ülke onu ilerletecekleri bir türlü sevmese de, ben kanımla canımla sevdim onu. Hep gurur duydum, hep minicik bağrıma bastım.
Ama bir gün var ki, utanıyorum ey ülkem senden. Bir gün var ki, o gün yaşıyor olmaktan da utanıyorum. O gün bugün, 2 Temmuz 1993. 33 aydının diri diri yakıldığı gün. 2 Temmuz 2010, bunu yapanların hâlâ cezalandırılmadığı, bu olay unutuverilsin diye: “Yarayı kaşımayın.” dendiği gün.
Gitmiyor gözümün önünden. Metin Altıok’un merdivenlerde oturup canlı canlı yanmayı beklemesi, çaresizliği ve dışarıda vahşice kahkaha sesleri. “Ölün lan” diyenler. Bunu din adına yapanlar üstelik, ömürlerinde ellerine bir kez Kur’an almamışken. Bunu hangi din emreder, hangi din bir insanı düşündüğü için yakmanızı diler, hangi din, o insanların külünü solurken “ Gazamız mübarek olsun!” dedirtir? Bunu din adına yaptılar üstelik.
Binlerce insan vardı o gün orada. Genco Erkal’ın “Sivas ‘93”ünü bir izleyin, canlı canlı göreceksiniz. Binlerce insan vardı. Ve hepsi de şahitti bu katliama. Akın akın geldiler, cihata gider gibi hazırlandılar, kahvelerden insan çağırdılar. Ayaklarını yere vura vura gittiler Madımak’a. Ve ateşe verdiler oteli, sonra zevkle, hırsla tepindiler yerlerinde. Otomobilleri yaktılar. Biri kurtulsa ateşten, onu tekrar ateşe attılar. Onlar yaptı; ama, onlar gibi düşünmeyenler, devlet bakanları, açın okuyun, daha da çirkindiler o gün. Onlar da Ankara’dan zevkle seyrettiler. Çernobil hatırası çaylarından içtiler( Hayır, kendisi Kuşburnu çayını severdi.). Yedi saat boyunca müdahale etmedi polis. Kimdi dost, kimdi insan? Kim ağlıyordu ya günahsızca yanan insanlar için? Var mıydı öyle biri? Öyle bir unutuldu ki, öyle bir üzeri örtüldü ki. O şahit olan insanlar, her gün evlerine gittiler, yemeklerini yiyip çocuklarına sarıldılar sonrasında. İnsanmış gibi yaşadılar.
Ama o gün canlı canlı yaktıkları insanların ne oradan kurtulanları, ne de ölenlerinin çocukları yaşamadılar artık. Laf değil bu. Buna kimin hakkı var?
Daha da kötüsü nedir, bilir misiniz? Hâlâ bir katliam gibi görünmüyorsa bu olay, cezalandırılmamışsa bunu yapanlar, bir kebapçıysa o otel dalga geçer gibi, devlet bir not bile koymamışsa oraya, yani unutun ya diyorlarsa gözünüzün içine baka baka. Daha kötüsü budur.
Bir devlet, böyle bir olayı sahiplenmez. Bir devlet, böyle bir olayı unutturmaya çalışmaz. Çünkü bilmelidir ki, unutturamaz. En azından ben yaşadıkça, en azından benim gibi düşünen birkaç kişi oldukça. Ve hep olacaktır.
Benim inanamadığım, bu olayı vahşice görmeyenler, dahası. İyi olmuş, diyenler. Var böyle insanlar. Bir tren kaza yapınca ahlayıp ağlayan, ama bir otelde bile bile insanlar yakılınca, sırf şâirler diye “iyi olmuş” diyen insanlar onlar. Ben tanımıyorum onları. Ve düşünce özgürlüğüne inanmıyorum.
Benim canım yanıyor, her 2 Temmuz’da. Gitmiyor çünkü gözümün önünden o fotoğraf, gitmiyor.
Unutturacaklarmış, güldürmeyin. Şiirlere geçmiştir artık, hadi sıkıysa unuttursunlar.
Akgün Akova’nın şiiri, en çok hissettiren bana o günü. “Madımak Oteli.” Hani diyor ya: “Çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru, önce onu yaktınız.” Ve hani bir de:
“akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize
yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz
kapıda sizi karşılayan çocuklarınız
onlar da öğrenir bir gün
içindeki insanlarla yaktığınız
bir otelin
sonsuza dek
kül tüküreceğini yüzünüze.”


Ne yazsam abartıyorum sanacaksınız.
Şâirlerini yaktığın için ey ülkem, şiirin yok senin artık.
Ve derin derin kül soluyacaksın her 2 Temmuz günü.
Ve, insanı canlı canlı yakmaktan zevk alan, onu nefessiz ve çaresi bırakan, yollarını kapatan, kapının önünde sloganlar ve kahkahalar atan insan(!), sen de şunu bil ki, sen Fatih’in, sen Ahmet Yesevi’nin, Yunus Emre’nin değil; sen Nesimi’nin derisini yüzen, Hz. İbrahim’i ateşe atanların torunusun.

Doğum Günü Hediyelerim;)

Bu yılki doğum günüm oldukça bereketliydi:) Hediye yağdı, alanlar sağ olsunlar.
En güzel hediyem tabii ki, dünyanın en kutsal şeyiydi, bir kalem.
Her sektörün nasıl markaları varsa, kırtasiye dünyasının da markaları var, biliyorsunuz. Mesela, Moleskine defter entelektüeller arasında oldukça ünlü bir markadır. Okuyan yazan insanların birbirini tanıma yoludur Moleskine defter, yakaya takılan karanfil gibi:)

Benim de Moleskine defterim var elbette. Ama inkâr edemem ki, Ece Ajandam ondan daha kıymetli benim için. Ece ajandasının güzel tarihçesi ayrı bir yazı konusu olur.

Lafı uzattım: İşte, kalem dünyasında da Cross oldukça ünlüdür. Ve hayatının en önemli öğesi, kalem olan bir insan için bundan daha güzel bir hediye olamazdı.
Önce güzeller güzeli ahşap defterim:


En az bunun kadar güzel bir hediye de, Gündem724'teki yazımın konusu, onun için koymadım fotoğrafını. Yazıyla beraber ekleyeceğim onu da.

26 Haziran 2010 Cumartesi

Doğum Günü


-Bir gün gecikmeli, aslında düne ait bir yazı…-

Bugün, bir pencere ardından yeni doğmuş bir bebeği izledim. Çok çirkindi, ama nedensiz gözlerimi alamadım ondan. Kıllıydı, ufacıktı, kırmızıydı. Hayata açamadığı gözlerinin yüzünde bıraktığı çizgi şeklindeki ize baktım, şiş göz kapakları neredeyse yüzünü kaplıyordu. Sanki doğmadan önce öğretilmiş gibi, kol desen kol değil minicik organını kaldırıp gerinmesini izledim. Ağlarken çenesi titriyordu, o ağlarken benim içim acıyor, ona kanım kaynıyordu.
Onu izlediğimi ne annesi biliyordu ne de o. Ona konmuş adı merak ettim. Ömür boyu taşıyacağı kimliği duymak istedim. Biliyor muydu acaba, çok zorlu bir yola girmişti. Anne ve babasının üzerine düşünmeden on beş dakikalık bir birleşmesi çağırmıştı onu. O seçmemişti, ona gel denmişti; ama bilseydi ki sonunda böyle bir yolculuk vardır, eminim ne pahasına olursa olsun gelmezdi. Belki de istenmeyen bir çocuktu, ki bu ihtimal sergüzeştini daha da kötü kılacaktır.

O bilmiyor, henüz bilmiyor. Yavaş yavaş büyüyecek, bizlere benzeyecek. Kolları adım adım bizimkiler gibi olacak, giderek öğrenecek, hayata uyum sağlayacak. O bebek kokusunu kaybedecek, saniye saniye masumiyetini yitirecek. Farkında bile değil. Şu an yalnızca hayatı emiyor annesinin memesinden, tek ihtiyacı bu. Oysa giderek artacak ihtiyaçları; önce oyuncak isteyecek, sonra bisiklet, sonra bilgisayar, sonra iş, sonra eş, sonra ev, araba… İsteyecek de isteyecek.
İnanılabilir mi ki, bu minicik bebek kocaman kadın olup aşık olacak bir gün. Tipi nasıl olacak acaba, cazibeli olacak mı, yürekleri titretecek mi bu ne yaptığını bilmez kedi yavrusu? Şimdi dişlerinin bile olmadığı boş bir ağzın bir gün önem verdiği meseleler hakkında konuşmak için açılacağını tahmin edebiliyor mu?

O açamadığı gözleri, kitapları, insanları, doğayı tanıyacak. İyiye de bakacak, görmemesi gereken çirkini de görecek yer yer. Kah temizlenecek, kah kirlenecek o gözler; kah içi parlayacak, kah dolacak.
Şu el kadar yavru, yaşlanacak. Tansiyon hastası olacak belki. Çok anarşist olmazsa, toplum kurallarına göre yaşarsa torunları bile olacak hatta. Kendi bebekliğini unutup başka bebekleri sevecek. Onla beraber herkes unutmuş olacak onun bir gün bebek olduğunu. Bebeklik fotoğrafları gösterilse kendisine, bir yabancıya bakıyor gibi bakacak fotoğrafa.

Annesi, babası nasıl bir gelecek düşünüyor ona? Bakın, bunu çok merak ediyorum. “Yavrumuz okusun büyüsün, iyi bir eşi olsun, mutlu olsun.” mu diyorlar sade, yoksa: “Yeni bir şey keşfetsin, dünyaya yarar yenilikleri olsun, gerektiğinde davası için darağacına gidecek cesareti olsun.” da diyorlar mı?
Benim gelecekten geldiğimi bilseler, bana inanacak olsalar, o çocuğun nasıl bir tipi, nasıl bir kişiliği olduğunu anlatabilirdim onlara. Üç buçuk yaşında okumayı yazmayı öğrenecek, yolunu Homeros’un sırrını keşfetmeye adayacak, dünyaya dair dertleri olacak, sanatı çok sevecek; iyi arkadaşlar edinecek, iyi yerlere gidecek, yiyecek içecek; en güzel mutlulukları, en aşağılık kötülükleri yaşayacak. Başkaldıranları çok sevecek. Ama utangaçlığı, sürekli sıkılması yüzünden hiçbir yere sığamayacak desem… Yok, belki de şöyle demeliyim:
“Sizin çocuğunuz, size hep bağlı olacak. Hep güzelce okuyacak okullarını. Ama gerisini sormayın. Hani Sezai Karakoç da der ya, ‘ötesini söylemeyeceğim’. ”
Ne derlerdi, pişman mı olurlardı onu dünyaya getirmeye vesile olduklarına? Sevinirler miydi? Anne babadır, tabii sevinirlerdi.

Tuhaf şey, insanın bir bebeği izlemesi. Hele kimliğini biliyorsa. Ortasını ve şimdisini bildiği bir yolculuğun hiç görmediği bir safhasını dışarıdan izlemesi olağanüstü. Büyüyecek de, kendine ait düşünceleri olacak ha, unutup meme emmeden yaşayamadığı günleri, ahkâm kesecek ha?
Ben de mi bebektim, sahi mi? Konuşamadığım günlerin öncesini hatırlayamamam ne acı. Melek olduğum günleri neden hatırlayamıyorum; haksızlık değil mi bu? Büyüyene, dünyaya alışana dek meleklerin kulağımıza fısıldadıklarını hatırlamamak için mi? Bir melekten insana nasıl dönüşüyoruz peki? Dünyaya ait yeterliklerimiz arttıkça, neden unutuyoruz anne karnından önceki yerimizi? Sınavın bu kadar zorlaştırılması mı gerekirdi?

Tanrı, yarattığı dünyalar güzeli bebeğin giderek kirlenmesine şahit olurken bu kadar merhametli olabilmesi inanılmaz. Boncuk boncuk bakan bir çocuğun yıllar sonra katil olabileceğini düşünemiyor insan.
Bir sergüzeşti, bir hayatı olacak bebek… Sen daha oluşurken katip meleğin alnına yazdığı kaderden memnun olacak mısın, bilmiyorum. Sen bu hayatta sırrı bulacak mısın, sınavı başarıyla bitirecek misin, bilmiyorum. Toprağı bir gün tadacağını düşünmek bile istemiyorum, dahası. Belli bir sona, güzel bir hikâye oluşturmak senin bütün derdin, hayat bu. Hem seçimlerin olacak hem seçemediklerin. Yolculuğun başladı. İyisi mi dinlen biraz, büyü biraz, güç topla. Biraz.

Ben senin geleceğini biliyorum. Ama beğenmezsin belki diye açıklamaktan korkuyorum. Şu an uzağımdasın, ben sana anlatayım tamam; ama sen de bana kokunu duyur. Kulağına söylenenleri duyur. Bebekliğimi yaşat bana bir saatliğine.

Bebek, sen beni bilmezsin. Keşke görebilsen. Ve ben de keşke görsem seni.

Bebek, biliyor musun, sen bensin. Bugün doğdun bebek, bana bir ruh hediye ettiğin için, iyi ki doğdun.
Yirmili yaşlarından sana merhaba.