Ahmet Hamdi Tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Hamdi Tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2011 Pazartesi

EŞYA


  
   Eşyaya düşkünlük karakterimdir.
   Düşkünlük yerine "bağımlılık" demek daha doğru olurdu. Ancak bu kez tevriyenin güzelliğine sığınıp (yazmanın en çok bu yönünü sevdiğimi kimden saklamalı) "düşkün" kelimesini iki anlamında da kullandığımı belirteyim.
   Ve şey'in çoğulu olan, dolayısıyla tüm varlığı karşılayan bir kelime de olduğu için, diyebilirim ki tüm insanlık da eşyaya düşkündür.
   İlgilendiği alanla ilgili her ayrıntı insanı etkiler; bu eşyaya da sirayet eder. Çok Tanrılı dinlerin, putperestliğin zayıflasa da bitmemiş gen aktarımı vesilesiyle de, kimi eşyayı simgeleştirirsin. (Putu yasaklayan İslam'a rağmen birçok küçük putumuz olduğunu unutmamak iyidir. Her şey bilinçaltından öyle kolayca atılamıyor ağalar.) O, seni simgeler; sana uğur getirir, anılarını hatırlatır, hediye gelmiştir; ama özeti şudur: Mühimdir.
   İlgilendiğin alanla ilgili ayrıntıları bile isteye kendine benzetirsin. Bu, tıpkı âşık olduğun biriyle ortak yönlerinizi aramak gibidir. Ortak yön olmasa da, zorla oluşturursun. Belki de seni hatırlatmayacak- ya da dünya üzerinde onu en az senin kadar seven milyar adedinde insanın var olması muhtemelken- bir nesneyi, eğip değiştirip törpüleyip sürekli üzerinde taşıyarak zamanla kendine benzer hâle getirmeyi başarırsın. O sanki bir tek sana aittir.
   "Ne zaman baksam seni hatırlatıyor", "Ne zaman bu kokuyu duysam aklıma sen geliyorsun", "Anneannemin evinde vardı bunlar"ın hiç düşünmediğimiz şifresidir bu aslında. Onlar, seni hatırlatmaz. Sen, sırf seni hatırlatsın diye onları özenle seçmişsindir zaten.
   "Anneannemlerin evinde vardı bunlar" cümlesi ise, tam anlamıyla tüm anlatmak istediğimi anlatan, cilveli bir cümle. Sırf şu cümleyi örnek vererek insanın eşyaya düşkünlüğünü kanıtlayabilirim bile. Çünkü biz, eşyaları severiz; onlara dikkat ederiz. İnsanların evlerine gittiğimizde, eşyalarına bakarız. Biz, eşya düşkünüyüz. Çünkü insanın karakteri, eşyanın seçiminde ortaya çıkar, ilk adımda maddi durumundan tutun, önemsedikleri, tutkularını bile ortaya çıkarır şey'ler.
   İşte tüm bunlardan ötürü, insan gerçekliğini anlatmaya kalkıp da asla onların eşyalarından bahsetmeyen romanlar bana hep eksik ve güdük gelir. Yaşayan bir insanın hiçbir eşyasına düşkün olmamasına asla inanmam çünkü. Bu, sadece yetişkinler için değil, oyuncak bebeğine sarılıp uyuyan, yalancı memeyi ağzından çektiğiniz an ağlayan bir bebek için de geçerlidir. Ço-cuk bi-le eş-ya-sı-na ta-par. O, o denli ona aittir ki, kimseyle paylaşmak istemez bu aidiyeti.
   Bu sebeple, eşyamızı başkalarıyla paylaşmak, sanıldığı kadar ufak bir fedakârlık değildir.
   Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Her şey Yerli Yerinde" şiirinde, insanı tamamen es geçip eşyaların aynılığından, statik duruşundan bahsetmesini anlamlı bulurum. Herkes de, bu gerçeğin farkına varmasa da, anlamlı bulmuştur ki, yazarın en ünlü şiirlerinden biridir bu. Uzaktaki bir dolabın azaptaki bir ruh gibi gıcırdaması, bence şairin tahayyülü değildir yalnızca, gerçektir. Ve masanın, sürahinin, bardağın yerli yerinde durması, rutin bir hayatı temsil etmez yalnızca. Huzuru da anlatır. Çünkü ilk kavgada, ilk kavgada, ilk doğum ve ilk ölümde en az bir eşyanın yeri değişecektir. Bunu insan fark etmez. Yalnız eşya bilir.
   Ve eninde sonunda, her şeyin yerli yerinde olması bir yanıyla huzurunsa, bir yanıyla da beklentinin, fırtına öncesi sessizliğin işareti oluverir.
   Eve girmiş birinin ilk baktığı, asla etrafındaki yüzler olmaz, dikkat edin. Evde bir şeylerin ters gidip gitmediğini eşyaların gözlerine bakıp sorar. Eve girer ve etraf dağınıksa o meşhur soru: "N'oldu burda?". Ancak eşyalara bir göz gezdirdikten sonra sorgulayan gözlerle etrafındaki insanlara bakmak aklına gelir. Eşyalar değiştiyse, dağıldıysa, hayat da bir yerinden dağılmıştır.
    Eşyaya düşkünlük deyince hep Tahsin Yücel'in "Kumru Kumru"sunu örnek veririm. Tek örnek o mu, binlercesi var. Don Kişot'ta bile herkesin aklında kalan sahne, yel değirmenlerine saldırdığı değil midir? Serbest bir çağrışımla, aklıma 90'larda furya olan popçu kolyeleri geliyor. "Onu hatırlatan bu eşyayı ben de taşıyayım"dan başka nedir o kolyeyi çok sattıran? Attila İlhan'ın şapkası, Sherlock Holmes'ün piposu. Ya neden Nobel konuşmasını babasının bavulunu anlatmaya ayırmıştı Orhan Pamuk?
   Çünkü eşyayı yazmakta da, okumakta da bir giz var.
   Daktiloya, kalemlere, kâğıtlara bağımlılığım ya da sizin önemli saydığınız herhangi bir eşyanız... Annemin, üstüne on tane daha almış olsa da vazgeçemediği çantası. Aldığım onca kıyafetten birkaç tanesini hakikaten sevmem.(İlginç değil mi hakikaten?) Nasıl tanıştığım insanların kimilerini sevip kimilerini sevmiyorsam, libas da sanki insanmış gibi, bazılarını sevebilmem. Bibliyofil olma, kitap bağımlılığı. Müzelerin varlığı, galeriler, kütüphaneler, arşivler; sadece tarih değil, eşyaya da bağlılığı temsil eder. Kişinin ikinci adıdır eşya, o denli ona aittir. Sade bu sebeple sevdiği sanatçının bir eşyasına milyonlar verir bir hayran. Ölmüş bir yakınının fotoğraflarına baktığında değil; bir küpesini, bir hırkasını gördüğünde ağlaman, duygulanman bundandır.
   Siner eşyaya insan, eşya da insana siner. Zamanla birbirlerine dönüşür, sonunda bir olurlar.
   Ondan gömülürdü eski dönemlerde eşyalarıyla insanlar. Onun için bir şairin şiirin okuduğunuzda değil, eşyalarını gördüğünüzde daha yakın hissedersiniz kendinize.
   Yerleşikliktir eşya. Eşyasızlık göçebeliktir. Dildeki pek çok kelime de "eşya" durumuna göre isimlenmiştir; sandığımızdan çok fazla yer kaplar var olmamızda eşya: Bibliyofil, göçebe, evcil, taş devri, maden... Eşyaların sözlükte ne kadar tuttuğunu zaten tahmin edersiniz.
   Meslek isimleri eşyayla ilişkimize göredir: Züccaciyeci, nalbur, kitapçı, tuhafiyeci, gözlükçü. Eşya ismini almamış meslekler, zihinle ilgilidir. Ama günlük hayatta en çok ihtiyacımız olan, eşya satan satıcılardır (Günlük hayatımızda en çok "eşya"ya ihtiyaç duyduğumuz için olsa gerek). Sanatlar da eşyaya verdiğimiz forma göre çeşitlenir, değişir, değerlenir.
   Çoğu deyim, eşyadan türer, mecaz anlam kazanır; büyür. Zincir, eşya olmaktan çıkıp "tutsaklığı" temsil eder hâle gelir. Bir heykel, anlamının çok dışına çıkıp plaket hâline getirilir, ödüllendirilen kişiye verilir, "başarı" anlamına gelir. Bir lamba, pekâlâ bir partinin sembolü olabilir, "aydınlığı" simgeler.
   Eşya, bizimle bütünleşsin diye vardır: Ayağımızın şeklini alan ayakkabılar, elimize eldivenler, şapkalar, küpe, hatta diş dolguları, gözlük, mideye takılan kelepçe, spiral bile.
   Eşya, insan demektir. Onun için, ölenin bedenini atmaktan daha zordur onun eşyalarını atmak. Tekkelerdeki çile doldurmada bir hücreye kapatılmadan gaye, biraz diğer insanlardan ayrılmaksa biraz da eşyalarından ayrılmaktır. Dış dünyayı özlemen için konduğun hapishanede de avunma diye eşyalarından alıkonursun. Eşyasızlık, seni başka bir insan yapar. Onun için, ölenin bedenini atmaktan daha zordur eşyalarını atmak.
   Eşya, insan demektir. Canlıdır. Nefes alır. Canlı olmasa, eskimez, bozulmazdı. Yalnız canlılar değişime uğrar, bilirsiniz. Eşya da canlıdır. Onun insan eliyle üretilmesi, cansız olduğuna inandırmasın sizi. Belki bir elbiseyi insan yapmıştır; ama onun pamuğu, ipliği, boyası doğadan gelmiştir. Yani canlıdır.
   Siz ağladığınızda eşya da ağlar, güldüğünüzde o da güler. Size artık katlanamadığı an, kırar döker kendini. Bazense, sırf size sevgisinden senelerce rengini bile yitirmemeye gayret eder. Kimisi, bildiğin yaşlanır; ekşi ekşi kokar sonraları. Kimisi, tazelik kokar. Mesela cam çok dikbaşlıdır, özen ister; hemen terk edebilir sizi. Bir ağacın öğüdünü taşıyan ceviz bir masa, sonsuz sadakattedir. Eşya da, sizi sever ya da sizden nefret eder. Üstüne aldığınız notları tutar, boyanır, boyu kısaltılır, düşüp dağılır. Ama o canlı olduğu için hiçbir zaman tamamen yok olmaz. Sen ölsen bile o ölmez. Seni her yüzyılda yeniden yaratır.
   Bazense, insan eliyle süslenip vitrine konur. Sizi bekler, sizi temsil etmeyi, sizinle bütünleşmeyi umar. Bunlar, söz oyunu değil, kişileştirme hiç değil. Eşya canlıdır ve tüm bunları tamamıyle "o" yapar.
   Hiçbir eşyayı atamayışım bundandır. Para verip onları satın almayı hakaret saymam bundan. Bir köşesi çizilmiş daktiloma içimin cız etmesi hep bu sebepten. "Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner".
   Her eşyanın hatırası o kadar ağır ki, canları öyle kıymetli ki, mesela dokuz yıldır her anımı bilmiş bir koltuğu silmek, bunun için en müşkülü.
   Necati Cumalı bahseder ondan, bir bekar evinden; az eşyası var diye bir türlü yerleşilememesinden. Özdemir Asaf bir adım öne geçer, "Tüm emirleri eşya veriyor, dünyayı o yönetiyor; biz emirlerine uyuyoruz" der. "Biz esiriz, köleyiz eşyaya." der. Doğrudur. Böyle söyleyişler, haklı olduğumu, böyle düşünmekte yalnız olmadığımı da hissettiriyor bana, mutluyum.
   Ve ben tüm bu sebeplerden, nerede bir insan görsem eşyasını değil; nerede bir eşya görsem insanını düşünürüm.

19 Ağustos 2010 Perşembe

29. İstanbul Beyazıt Kitap Fuarı


  Her sene buraya yazmam bir gelenek haline geldi. Bu yıl da yazmasam içim rahat etmezdi. (Bu yazı Milliyet Blog'da yayımlandığı için böyle bir cümle kurdum tabii. Geçen yıllardaki fuar yazılarım için, Milliyet Blog'daki sayfama gidebilirsiniz.)
 
  Sultanahmet Kitap Fuarı'ndan bahsediyorum. Ramazan'da, Sultanahmet Camii avlusuna konuşlandırılan kitap odacıklarının bu yıl bir farkı var: Artık Beyazıt Meydanı'nda yer alıyorlar. Onlar için özel ve büyük bir çadır yapılmış ve böyle çok daha derli toplu olmuş.
 
  Dün akşam oradaydım.

  Beyazıt Meydanı, müziğe, coşkuya doyuyordu o saatlerde. Bense iftarımı kitaplarla yaptım.
  Okuma alışkanlıklarım, kitaplara ve kitapçılara bakış açım gün be gün- içine girdikçe- değişiyor, şaşkınlıkla bunu fark ettim. Çünkü ben sadece dört yayınevine uğradım: Kubbealtı, Ötüken, Akçağ ve Dergâh. Çok eskilerde, "Ölü Canlar"ı herhangi bir yerden alırdım belki; ama şimdi, en önce eseri kimin çevirdiğine ve eserin naif sırtını hangi yayınevine dayadığını bilmem gerekiyor. Bu dört yayınevi de, Türkoloji alanında hangi kitabı alsam içimi rahat ettiriyor.
  Kitap fuarının benim açımdan önemi ise şu: Burada kitaplar Tüyap'takinden daha büyük indirimlerle satılıyor. Ve, mahiyet olarak biraz daha muhafazakar yayınevleri genellikle bir tek bu fuarda bulunuyor. Onun için, bu yayınevlerinden almak istediğim kitaplar varsa, neredeyse bir sene bu fuarı bekliyorum diyebilirim. Elimdeki pek çok kılavuz kitabı ben bu fuardan aldım, size de tavsiye ederim.
  Gelelim benim fuardan neler aldığıma ( Kitapların hepsini, borçlandığım yakınım sayesinde "veresiye" aldım; bu vesileyle kendisine de teşekkür edeyim).

   
  En önemli fırsatı Ötüken Türkçe Sözlük'le yakalamış oldum. Normalde 300 liraya satılan beş ciltlik sözlüğü 190 liraya aldım. Sözlüğün hikâyesini de görevliden dinledim bu vesileyle. Bu sözlük, Türkçenin en büyük sözlüğü. 246 bin sözcük içeriyor. Sözlüğün derleyicisi Yaşar Çağbayır, emekli bir edebiyat öğretmeni. Kendisine sorulan iki kelimenin anlamını bir türlü bulamıyor ve onları ararken taradığı eserlerden sonra, 38 yıllık bir emekle bu sözlük ortaya çıkıyor.( İyi ki ömrünü güzel işlere adayan insanlar var.)
  Orhun Yazıtları'ndan bugüne 18 bin Türkçe eseri taramış Yaşar Çağbayır. Ve bu sayede, kelimelerin kökenlerini, Osmanlıca yazılışlarını, Göktürkçe, Uygurca kelimeleri, yöresel ağızlara ait söyleyişleri içeren bir sözlük olmuş elimdeki. "Bu kelime kesin yoktur." diyerek aradığınız yerel kelimeleri mutlaka buluyorsunuz. Dün tecrübe ettik.
  Çıktığı andan itibaren çok rağbet gören Kubbealtı Misalli Türkçe Sözlük'ten bir hafta sonra çıkmış bu lugat. "Pek çok kişi pişman oldu." deyiverdi yayıncısı.
  Ayrıca içinden bir cd çıkıyor. Bu cd, aktivasyon kodu içeriyor. Sitesine üye oluyorsunuz ve her kelime güncellemesi, eklemesinde size bildiriliyor. Benim ilk anda çok beğendiğim bir sözlük oldu Ötüken Türkçe Sözlük; kelimelerin sergüzeştine meraklıysanız ve evinizde her şeyi içeren tek bir sözlük olsun istiyorsanız, tavsiyemdir. Fuar süresince indirimli olduğu için kaçırmayın.
  Ötüken'den bir de, İbrahim Kafesoğlu'nun Türk tarihini, kültürel ve sosyal hayatını anlatan kılavuz eseri "Türk Milli Kültürü"nü aldım. 20 liraydı, sözlük aldığım için 10 liraya düşürüldü.
  Kubbealtı'nın çoğu kitabını topladığım için ve Kubbealtı pek yeni yayın yapmadığından oradan bir şey alamadım. Burada tavsiye edebileceğim kitap, hocamın emekleriyle basılan Yahya Kemal'in "Kendi Gök Kubbemiz" kitabının özel prestij basımı. Bu turkuaz renkli, şık kitaptan yalnız 1000 adet basıldı ve her kitabın arkasında numara var. Benim bulduğum 646 numaraydı. Kitap koleksiyonerlerinin ilgisini çekecektir.
  Akçağ'a gelince... Fuarın en güzel indirimleri şüphesiz ki burada yapılıyor. Önemli eserleri hakikaten ucuz fiyatlara alabiliyorsunuz. Tüm Türk klasikleri, ilk romanlarımız burada 2-4 lira arasında. Ben buradan,


 1. Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü'nün "Nasrettin Hoca"sını (2.5 lira),
 2. Yine Köprülü'nün "Divan Edebiyatı Antolojisi"ni (9 lira),
 3. Osman Kibar'ın "Türk Kültüründe Ad Verme" adlı tasnif denemesini (3 lira),
 4. Prof. Dr. Saim Sakaoğlu'nun "Türk Gölge Oyunu Karagöz"ünü (7.25 lira),
 5. 1920'den 2000'e romanlarımızı ele alan Doç. Dr. Mehmet Narlı'nın "Roman Neyi Anlatır"ını (7.5 lira),
 6. Ve sadece 1.75 liraya, Oğuz Ünalmış'ın "Şairler ve Yazarlar Sözlüğü"nü aldım. ( Sonuncuyu ben aldım, üzgünüm.)

  İndirimi şöyle anlatabilirim: Mesela "Divan Edebiyatı Antolojisi"nin indirimsiz fiyatı 25 liraydı.
  Sonraki durağım Dergâh'tı. Burada %30 indirim yapılıyor. Ama ben ucundan kıyısından bir yayıncı olduğumdan % 45 indirimle aldım kitapları. Bende olmayan tüm Tanpınar'ları topladım. ( Tanpınar, en sevdiğim yazar, malumunuz.)

 "Hikâyeler", tamamlayamadan vefat ettiği kitabı "Aydaki Kadın", "Edebiyat Üzerine Makaleleler", "Mektuplar"ı ve "Sahnenin Dışındakiler". Normalde, 106 lira tutan bu kitapları, burada 74 liraya alabilirsiniz.
  Bir bibliyofilin gözü, en azından bir süreliğine kitaba doydu burada.
  En keyiflisi de, aldıklarımı güzel bir Türk kahvesiyle taçlandırmaktı.
  Fuar, 17 Ağustos'ta başladı, 5 Eylül'e dek sürecek. 240 yayınevinin bulunduğu, klima ve ferah salonuyla yazın iyi bir kaçış yeri olacak bu fuarı, 11.00- 24.00 saatleri arasında gezebilirsiniz.
  Fark etmediğim güzel kitaplar varsa, n'olur bana da bildirin.


                                                                  * * *
NOT 1: En son okuduğum kitap: Eylülde satışa sunulacak olan, Mine Söğüt'ün yeni kitabı "Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey"
Bu aralar: Yine Mine Söğüt'ün "Kırmızı Zaman"ını okuyorum.
NOT 2: Sevgi Soysal'ın "Yürümek" adlı romanının Ela'sı, Tenten çevirmeni ve Reşat Nuri Güntekin'in biricik kızı Ela Güntekin vefat etti. Yeri, edebiyat cenneti olsun.

21 Kasım 2009 Cumartesi

İdeefixe Sanal Kitap Fuarı



Ne yazacaktım, nereye geldim; e delinin sözü bitmiyor.
Kitap almak için, bir yıldır beklediğimiz Tüyap Kitap Fuarı fiyatlar açısından hayal kırıklığı olunca- yine de iki kez gidip yirmi kitap aldım, şikayet etmek alışkanlıktan- kitap almak için daha uygun şartları arar oldum.

İlaç gibi gelen İdeefixe Sanal Kitap Fuarı'ndan bahsediyorum.

Kitap ihtiyacınız yoksa bile mutlaka bir inceleyin, mutlaka aklınızı çelecek fırsatlar olacaktır.

Fuar, 22 Aralık 'a dek sürecek.

Artık klasik hâle gelen Alıntı Yarışması da 23 Kasım'da başlayacak.
  • İdeefixe'den bir diğer haber, e- kitap projesi. 2010'da kitapları e-kitap şeklinde satın alabileceğiz. İphone'u olanlar, Türkçe e-kitap bulmanın zorluğunu biliyorlardır. İdeefixe, kitapları tıpkı Amazon gibi e- kitap şeklinde satacak, bu sayede aldığımız kitaptan yazar kazanmıyor, yani korsan diye üzülmeyeceğiz.

Fuarda e- kitap okumak için koydukları o özel alete de bayıldım ayrıca.

  • Unutmadan söyleyeyim: İdeefixe, geçen yıl Yaşar Kemal Ormanı oluşturmuştu. Bu yıl da bir yazar adına orman oluşturacak, bu yazarı da oylarımızla bizler belirliyoruz. Ben oyumu elbette ki Ahmet Hamdi Tanpınar'a verdim.

Oy kullanmak için:
http://www.idefix.com/kitap/sf2009_yazar.asp